Sultan Abdülhamid Meşrutiyet'i ilan ederek yeraltındaki İttihat ve Terakki'yi günışığına çıkarmıştı. Osmanlı bahriyesinde görev yapan İngiliz amiral Sir Henry F. Woods Paşa anılarında bakın ne diyor:

"Abdülhamid kendi görüşüne göre hayatını imparatorluğun idamesine vakfetmiş bir adamdı. Meşrutiyet ilan edildiği vakit vatandaşlarının parlamenter bir hükümet rejimini layıkıyla sürdürebilecek fikri olgunluğa eriştiği ümidinde olduğunu açıkça ifade etmiş, şöyle demişti: Hakimiyet çocukların eline geçti, neler yapabileceklerini bekleyip görmek lazım."

İlk başlarda Sultan Abdülhamid ile İttihatçıların ilişkisi bir babanın çocuklarıyla olan münasebeti gibiydi. Talat ve Enver Bey, "Her isteğimizi yerine getiriyor, şeker gibi adam" diyerek memnuniyetlerini dile getiriyorlardı. İttihad-Terakki içinde bu ilişkiye fena halde içerleyenler de vardı.

Öte yandan İngiltere ve Fransa siyasi çevrelerinde Osmanlı İmparatorluğu'ndaki her fenalığın Abdülhamid'den kaynaklandığı, ancak o giderse fenalıkların ortadan kalkacağına dair bir kanaat pompalanıyordu.

Emanuel Karasu Avrupalı yazarlardan Wickham Steed'e şöyle demişti: "Bir devrim yaşadık... Ve hamur kıvamına gelene kadar muhtemelen birkaç tane daha yaşayacağız. Sonra fırına verip doya doya yiyeceğiz" (Toplumsal Tarih dergisi, Eylül 1995, aktaran Roni Morgulies).

Yani Abdülhamid, Yıldız Sarayı'nda oturduğu sürece işler istedikleri gibi gitmeyecekti. İngiltere'nin desteklediği liberal Prens Sabahattin Grubu da Abdülhamid'in tahtta kalmasını istemiyordu.

KIŞLALARA ESRARENGİZ ZİYARET

Hasan Fehmi'nin öldürülmesi siyasi fırkalar arasındaki gerginliği en üst noktaya taşımıştı. Adım adım kanlı bir oyun sahneye konuluyordu.

13 Nisan sabahı (31 Mart) vaktiyle Meşrutiyet'i korumak için Makedonya'dan getirilen 'Avcı Taburları' ayaklandı. Avcı Taburları'na 'Nigehban-Meşrutiyet' (Meşrutiyetin Bekçileri) ismi verilmişti. Eski şeyhülislamlardan Cemalettin Efendi, bir hususa dikkat çeker:

"31 Mart olayında önayak olan Avcı Taburları, Meşrutiyet'in ilanından sonra Selanik'ten İstanbul'a getirilmişti. Bunların, Kamil Paşa tarafından tekrar eski askeri kıtalarına geri gönderilmeleri girişiminde bulunulmuşsa da Cemiyetçe buna muvafakat edilmemişti. Meşrutiyet'in korunması amacıyla İstanbul'a getirilen bu taburların, istenilenin tam tersine, anılan olayı meydana getirme cüretini göstermeleri ve bu olay nedeniyle Cemiyet merkezinin saltanatta nüfuzunu güçlendirme başarısını elde etmesi, gerçekten dikkat çekici bir durumdur."

31 Mart karışık bir olaylar dizisiydi, kimin eli kimin cebinde belli değildi. Genel kanaat, isyancıların öne sürdükleri tekliflerin 'Prens Sabahattin yanlısı Ahrar Fırkası'nın görüşlerini yansıttığı idi. Bu bakımdan 31 Mart'ı salt irticai bir hareket olarak değerlendirmek yanlış olur.

Olaylar sırasında İstanbul'da bulunan İngiliz gazeteci Edward F. Knight 'Jön Türkler ve II. Abdülhamit' kitabında ilginç bir gelişmeyi anlatır. Olaylardan bir gün önce İstanbul'a gelen bir İngiliz subayı askeri kışlaları ziyaret etmişti. Subaylar ve erler gündelik işleriyle uğraşıyorlardı, herkes halinden memnun görünüyordu. Bir polis müfettişi de İngiliz subaya şehrin asayişinin hiçbir zaman bu kadar mükemmel durumda olmadığını söylemişti. Ertesi sabah aynı askerler İstanbul'u alt üst etmişlerdi. İttihatçılar da, Ahrarcılar da birbirlerini olayları kışkırtmakla suçlamışlardır.

ABDÜLHAMİD KAN DÖKMEK İSTEMEDİ

'Meşrutiyetin Bekçileri' ne olmuştu da isyanın merkezi haline gelmişti, bugün bile bir sır bu... Ortada pek çok sebepten söz ediliyor var ama hiçbiri de isyanı tümüyle açıklamaya yetmiyor. Bilinen tek şey, Sultan Abdülhamid'in isyanda dahli olmadığıdır. Tam aksine Abdülhamid İttihatçıların kurduğu 'Makedonya Hareket Ordusu'na mukavemet gösterilmemesi için emir vermişti.

Woods Paşa'ya göre Abdülhamid elinde muvaffak olabilecek kuvvetler bulunduğu halde kan dökülmesini istemediği için böyle bir yola tevessül etmemişti. Mithat Paşa'nın yakın adamı ve Abdülhamid karşıtı Arnavut liderlerden İsmail Kemal de 31 Mart Vakası sırasında isyancılar, Meclis ve Yıldız Sarayı arasında mekik dokumuştu. Kendisi de 31 Mart Vakası'nın tertipçilerinden gösterilen Berat Mebusu Ahrarcı İsmail Kemal, İngiliz dostu Kamil Paşa'yı Sadrazam yaptırmak için çabalamış ama Abdülhamid kabul etmemişti. İsmail Kemal Bey anılarında Sultan Abdülhamid ile arasında geçen bir görüşmeyi şöyle anlatır: "Ciddiyetini kavradığı halihazırdaki hadiseleri kışkırtanların tavrını çok sert şekilde eleştirdi ve durumla baş etmek için tavsiyelerimi rica etti. Bana 'Bu yeni rejimin ülke için yararlı olduğundan çok eminim. Bu rejimin imparatorluğu kurtarmak adına son gayret olduğuna ve Allah muhafaza, başarısızlıkla sonuçlansa imparatorluğun elden gideceğine can u gönülden inanıyorum', dedi." İsmail Kemal, Abdülhamid'in yeni rejime karşı önceki korkularından belli ölçüde uzaklaştığını ve İttihatçılara güven duyduğunu fark etmişti. Ne var ki, 31 Mart'ın faturası Sultan Abdülhamid'e çıkarıldı.

BULGAR ÇETECİLER DE İSTANBUL'A GELDİ

Selanik'te hazırlanan Hareket Ordusu'nun başındaki Mahmut Şevket Paşa, Sultan Abdülhamid'e tahtta kalmaya devam edeceği güvencesi vermişti.

Sandanski ve Panitza gibi namlı Bulgar komitacıları da, Makedonyalı Museviler de, Hıristiyan Arnavut çeteciler de Hareket Ordusu saflarında İstanbul'a gelmişlerdi. Ne olduysa oldu, Sultan Abdülhamid tahttan indirildi. Bu kararı bildiren dört kişilik heyetin içerisinde Emanuel Karasu da vardı.

İttihatçıların içindeki bir kanat, Cemiyet ile Abdülhamid arasındaki olumlu ilişkiyi torpillemeyi başarmıştı.

31 Mart, Abdülhamid'i devre dışı bırakmak ve muhalefeti tasfiye etmek için düzenlenmiş yahut kullanılmıştı. Abdülhamid aradan çekildi. Osmanlı'yı parçalamak isteyen güçlerin içerdeki adamları eliyle türettikleri fenalıklar ise devam edecekti. 31 Mart Vakası bahanesiyle yüzlerce muhalif cezalandırılacaktı. Suçsuz yere idam edilenler de olacaktı, sürgün edilenler de.. Abdülhamid düşürülmüştü ama huzur gelmemişti. Bağdat Mebusu İsmail Hakkı Bey'in dikkat çektiği gibi, ne eski makine kalmış, ne de yeni makine işlemişti. Hürriyet öyle bir gelmişti ki bu hürriyetten istifade etmek isteyenleri de yine hürriyetçiler biçmişti. Hamuru kıvama getirmek isteyenler doymak bilmiyordu.

Darbeyle sadrazam oldu suikastle gitti

Mahmut Şevket Paşa, 1913'teki 'Bab-ı Ali baskını'yla İttihatçılar tarafından Sadrazamlığa getirilmişti. Askerin siyasetten elini çekmesini isteyen Paşa'nın Cemiyet ile arası açılmıştı.

Alman ekolünden bir asker olan Şevket Paşa, İngilizlerin desteklediği Prens Sabahattin'in grubundan Yüzbaşı Çerkes Kazım'ın başını çektiği fedailer tarafından Beyazıt'ta öldürüldü. Bab-ı Ali Baskını'nda Harbiye Nazırı Nazım Paşa'nın öldürülmesine misillemeydi bu. Bir darbeyle gelmiş, bir suikastle gitmişti Şevket Paşa. İddialara göre İttihatçılar suikast planını öğrenmişler ancak önlem almak yerine gerçekleşmesini beklemişlerdi. Paşa öldürülünce de olayı muhalefetin tasfiyesi için kullanmışlardı. Aslında İttihatçı hükümeti darbeyle düşürmeyi amaçlayan bir girişim sözkonusuydu. Ancak İttihatçılar, Şevket Paşa'nın ölümünü bahane ederek yüzlerce muhalifi bu girişime bulaştırmışlardı. Sultan Reşad bile yeğeni Münire Sultan'ın eşi Salih Paşa'yı idam edilmekten kurtaramamıştı.

Karakolun önünde vuruldu Fail-i meçhul kaldı

'Sada-yı Millet' gazetesinin başyazarı Ahmet Samim 'Ahrar Fırkası'nın kurulması için ilk girişimde bulunanlar arasındaydı. Sada-yı Millet, Soma-Bandırma şimendifer imtiyazıyla ilgili bazı suistimallerin yanısıra 31 Mart Vakası'ndan sonra kurulan Askeri Harp Divanı'nın gizli işkence usullerini diline doluyordu. İstanbul mebuslarından Rum Kozmidi Efendi'nin sahibi olduğu Ahrar yanlısı gazetenin en ateşli yazılarını Ahmet Samim yazıyordu. Bu yüzden tehditlere muhatap olmuş, saldırılara uğramış, hırpalanmıştı. Öldürüleceğini biliyor ve arkadaşlarına da söylüyordu.

Kozmidi Efendi'nin bir açığını yakalayan Ahmet Samim Sada-yı Millet gazetesinden ayrılmak üzereydi. Gazetenin Patrikhane'nin çıkarlarına hizmet ettiğine dair suçlamalardan da rahatsız idi. Kozmidi Efendi'nin haberi olmadan büyük puntolarla hangi gerekçelerle gazeteden ayrıldığını ilan edecekti. Ne var ki buna vakti olmadı. (Bak: Hıfzı Topuz, Özgürlüğe Kurşun).

Beklenen ölüm, 1910 yılının 9 Haziran'ı 10 Haziran'a bağlayan akşam saatlerinde geldi.

Ahmet Samim, yazar Fazıl Ahmet Aykaç ile Bahçekapı'da yürürken saldırıya uğradı. Tetikçi, Samim'e arkadan yanaşıp ensesine ateş etti. Zaptiye karakolunun çok yakınında işlenmesine rağmen fail yakalanamadı. Samim'in tabutu adeta kaçırılmak suretiyle, Hasan Fehmi'nin defnedildiği Sultan Mahmut Türbesi'nde toprağa verildi.

Ahrarcılar bu cinayetin de müsebbibi olarak İttihatçıları suçladılar. Cemiyet suçlamaları reddedecektir. Bu cinayet de Meclis'te sert tartışmalara yol açtı. Tartışmaların bir kısmını Dr. Ayfer Özçelik'in "Sahibini Arayan Meşrutiyet" kitabından aktaracağız. Ahrarcı mebuslardan Lütfi Fikri, "Böyle şehrin en kalabalık bir yerinde, bir karakol karşısında bir cinayet işleniyor ve o katil yakalanamıyor. Efendiler, ben nasıl hayatımdan emin olabilirim? Emniyet Müdürü bana aynı gün, aynı saatte oradan geçerken beynime bir kurşun sıkılmayacağını temin edebilir mi?" diyecektir.

Tokat Mebusu İsmail Paşa ise Hasan Fehmi'nin İstanbul'u keşmekeşe düşürüp alt üst ettirmek için köprü üzerinde, orta yerde öldürüldüğünü, hafiye, polis, zabıta hepsi orada olduğu halde, katil ya balık ya kuş olup kaçmışken, aynı şekilde Samim'in de herkesin içinde, karakol karşısında aynı amaçlarla vurulduğunu söyleyecektir.

İttihatçı mebuslar cinayetten Cemiyetin sorumlu olduğunu şiddetle reddediyorlar, katilin yakalanamamasına dair geçmişte Makedonya'da Bulgarlar ve Rumlar arasında yaşanan olaylardan örnekler vererek "Hükümetler faillerin yakalanmasında her zaman başarılı olamıyor" diyeceklerdir. Selanik Mebusu Rahmi Bey ise çok daha şiddetli eleştirilerde bulunan gazeteciler olduğu halde bunlara bir şey yapılmadığını belirterek, "Cemiyet kendi aleyhinde yazan konuşanları öldürtecekse, yalnız bir gazeteye mensup bir adamı öldürüp de niye diğerlerini bıraksın" diye soracaktır. Bazı mebuslar da Cemiyet içinde kendi başına hareket edenlerin bulunabileceğine dikkat çekmişlerdi. Öte yandan muhalif mebuslar hükümetin en ufak suçları dahi Örf-i İdare (sıkıyönetim) makamlarına sevkederken Samim'in katlini adi makamlara havale etmelerini manidar bulduklarını vurgulamışlardı. Söylentilere göre katil Yakup Cemil, Abdülkadir yahut Çerkes Ahmet idi. Çerkes Ahmet'i kollayan da Bahçekapı Karakol Kumandanı Yüzbaşı Abdülkadir'di (1926'da idam edilen Abdülkadir olsa gerek).

Eşkali belirlenen ama hüviyeti tespit edilemeyen katil yakalanmadı ve bu dosya da kapatıldı. Mütareke yıllarında Ahmet Samim ve Zeki Bey cinayetlerine adı karışan Yüzbaşı Edip (Sarı Efe) hakkında bir tahkikat yapıldığını biliyoruz.

YARIN: "Gazeteci Zeki Bey'i öldür" emri verenler adreste bulunamadı