Narayana

MTRALBHA
(DOST KAZANMA)

Yoksul olmalarına rağmen çok iyi dost olan karga, kaplumbağa, geyik ve fare, akılları sayesinde amaçlarına ulaşmışlar.

Prensler, "Nasıl olmuş?" diye sormuşlar; Vishnuşarman anlatmış:

"Godavari nehri kenarında büyük bir ipekpamuğuağacı varmış. Çeşitli bölgelerden gelen kuşlar tüneyerek geceyi bu ağaçta geçirirlermiş. Bir gün gece bitmek üzereyken, gecenin efendisi ayın dağ sıraları üzerinde hilalini gösterdiği sırada, Laghupatanaka adında, gece uyumayıp uyanık kalmış bir karga, ölüm tanrısı gibi yaklaşmakta olan bir kuş avcısı görmüş. Karga şöyle düşünmüş: 'Bugün sabah sabah tatsız bir görüntüyle karşı karşıyayım. Bakalım ne gibi bir kötülük olacak?' Böyle söyleyerek sıkıntı içinde kendi yoluna gitmiş. Çünkü derler ki;

Korku için yüzlerce, keder için binlerce fırsat doğar her gün ve bulur aptalları, akıllılara dokunmaz. Ayrıca insanlar da şöyle yapmalı;

Her gün hastalık, ölüm ya da keder gibi bir büyük felaketin kendi başlarına gelebileceğini düşünmeliler.

Avcı yere pirinç taneleri serpmiş, ağını açmış ve gizlenerek beklemeye başlamış. O sırada beraberindeki diğer kuşlarla birlikte gökte süzülmekte olan Çitragrîva adında bir güvercinler kralı, yerdeki pirinç tanelerini görmüş. Güvercin kral, pirinçlere iştahla bakan diğer güvercinlere, 'Bu ıssız ormanda pirinç tanelerinin ne işi olabilir ki?' demiş ve şöyle devam etmiş: 'Hele önce bir araştıralım. Bunun pek hayra alamet olduğunu sanmıyorum. Bizim pirince olan düşkünlüğümüz, bir bilezik yüzünden çamura batan ve yaşlı bir kaplan tarafından yakalanıp yenilen gezginin durumuna benziyor.'

Güvercinler bunun nasıl olduğunu sorunca, o anlatmış:

1 .Masal:

'Bir keresinde güneydeki ormanda dolaşırken yaşlı bir kaplan gördüm. Gölde yıkanmıştı ve pençesinde kuşa otu tutarak gölün kenarında şöyle bağırıyordu: 'He-heeyt gezginler, alın size altın bilezik.' Derken açgözlülüğe kapılmış bir gezgin kendi kendine şöyle düşündü: 'Çok şanslıyım; ancak risk taşıyan bir işe girişmekte temkinli olmalıyım. Çünkü,

Sakıncalı kaynaktan gelen bir şeyi elde etsek bile sonucu iyi olmaz; zehre bulaşmış tatlı özsu sonuçta insanı ölüme götürür. Zengin olmak uğruna atılan her adım tehlike içerir. Bu bağlamda derler ki; Sonu belirsiz bir girişime atılmayan bir kimse talihin iyi gittiğini görmez; ancak buna kalkışan kişi, işler yolunda gittikçe talihine güvenir.

O nedenle iyice bir göreyim.' Yüksek sesle bağırdı: 'Hani, bileziğin nerede?' Kaplan pençesini öne uzatıp gösterdi.

Gezgin dedi ki: 'Bir yaban hayvanı olan sana nasıl güveneyim?' Kaplan yanıt verdi: 'Dinle gezgin! Ben eskiden, gençlik çağımda, çok kötü idim. Birçok ineği ve insanı öldürdüğüm için karım ve çocuklarım öldüler; benim de yaşamım anlamsızlaştı. Bir dindar kişi bana çile doldurmamı ve diğer kutsal işleri yapmamı önerdi. Onun tavsiyesine uydum ve artık suda yıkanıyor ve herkese hediyeler veriyorum. Ben yaşlandığım için artık dişlerim ve tırnaklarım yok. Daha bana nasıl güven duyulmaz ki!? Çünkü,

Kurban sunma, kutsal kitap ezberleme, hayır işleme, çile doldurma, doğruluk, sabır, affedicilik ve açgözlülüğe kapılmama; bunlar Smritilerde yazan sekiz katlı din yoludur. Bunlardan ilk dördü gösteriş içeren uygulamalardır; ikinci dördü ise sadece yüce gönüllü kişilerde olur.

Bu yüzden tutkudan uzaklaşmış olan benim birilerine vermek için uzattığım altın bileziği tutan bu eller emin ellerdir. İnsanların kaplanlar tarafından yendiği şeklindeki kanıyı yok etmek zordur. Çünkü,

İnsanlar birbirini körü körüne izler; inek katili olan Brahmana dua eden muhabbet tellalına değer verme.

Ben ise tüm dinsel kanunları okudum, bilirim, inan bana; ey Pându oğlu, çöle düşen yağmur neyse, yahut açlıktan kıvrananın yiyecek bulması neyse, yoksulun meyvelerle dolu bir tabak bulması odur.

Yaşam kendimize değerliyse, başkalarına da öyledir. İyi kişi onları kıyaslayarak tüm canlılara merhamet duyar. Ayrıca,

Kişi reddederek veya kabul ederek, zevkte ve acıda uygun olanı ve olmayanı ayırarak, kendini tartarak doğruyu bulur. Ve yine, Başkasının karısını anne gibi gören, başkasının zenginliğini dünyanın çamuru gibi gören ve tüm canlıları kendisi gibi gören kişi gerçek bir bilgedir.

Sen çok sıkıntılısın, bu yüzden bunu sana vermeye çalışıyorum.

Ey Kunti oğlu, yoksula ver, varlıklıya zenginlik neye yarar? İlaç hastaya lazım, sağlıklı kişi ilacı ne yapsın? Ve yine,

İyilik bilmeyene hayrına verilen bir hediye ya da uygun yerde, uygun zamanda, uygun kişiye verilen hediye en iyi hediye olarak düşünülür. O yüzden bu gölde yıkan ve bu altın bileziği al.'

Onun sözlerine güvenen gezgin çok geçmeden yıkanmak için göle girdi, dipteki çamura battı ve hiçbir yere kıpırdayamaz oldu. Onun çamura saplandığını gören kaplan dedi ki: 'A-aa, dip çamuruna mı saplandın? Seni oradan kurtarayım.' Böyle diyerek nazikçe ona yaklaştı. Kaplan tarafından kavranan gezgin şöyle düşündü: 'Ne kadar Vedaları bilse de, dinsel kitapları okusa da bir alçağa neden güveniyorum ki? Süt ineklerinin sütü nasıl tatlı gelirse, bunun da doğası gereği, ben öyleyimdir. Ayrıca, akılları ve duyuları kontrolsüz olan kişilerin davranışları çamur banyosu yapan filinkine benzer. Bilgiden yoksun davranış, kötü bir kadını beslemek ya da çirkin bir kadını süslemek gibi boş bir iştir. O yüzden, bu yırtıcı hayvana güvenmekle hiç iyi etmedim. Zira derler ki,

Nehirlere, silah taşıyan insanlara, pençeli ya da boynuzlu hayvanlara, kadınlara ve kral ailelerine güven olmaz. Ve yine,

Herkesin doğal karakteri baskındır, diğer nitelikleri değil. Diğer nitelikler geçicidir, mizaç ise kalıcıdır. Ve yine,

Göğün şanlı destekleyicisi, günahları gideren, bin ışık sahibi, yıldızlar arasında yürüyen ay bile Rahu tarafından yutulduktan sonra ne fayda? Alında yazdı olandan kim kaçabilir ki?'

Böyle derin derin düşünürken adam kaplan tarafından parçalandı ve yendi. İşte o yüzden, 'bir bileziğe tamah edip ölen adamdan' söz ettim. Ve işte bu sebeple iyice bilmeden bir şeye hemen atlamamak gerekir. Çünkü,

Yemek iyi çiğnenmeli, evlat iyi yetiştirilmelidir; kadın iyi itaat etmeli, kral içtenlikle hizmet etmelidir. İyice düşünüp konuşmalı, iyice düşünüp davranmalı. Böyle yapılırsa uzunca bir süre kötü bir sonuç doğmaz.'

Bunları işiten güvercinlerden biri küstahça konuşmuş: 'Neden böyle söylüyorsun? Yaşlıların tavsiyeleri sadece felaket belirdiğinde geçerli olmalı. Bütün bunlara harfiyen uyacak olursak, yiyecek bulmakta çok güçlük çekeriz. Çünkü,

Yeryüzünde, yiyecek içecek, her şey bir belirsizlik içerir; bir şeye nasıl girişmeli, yaşamı nasıl sürdürmeü o zaman?

Kimi kıskanç, kimi küfürbaz, kimi hoşnutsuz, kimi sinirli, kimi de şüphe dolu; bunların hepsi de kendi payına acı doludur.' Bu sözleri işiten güvercinler pirinçlerin üstüne konmuşlar. Çünkü,

Büyük bilimleri tahsil etmiş üstatlar bile, bilgili ve deneyimli olsalar da açgözlülüğe kapıldılar mı, gözleri kör oluverir. Ayrıca,

Açgözlülükten üzüntü doğar, her türlü isteği, tutkuyu kışkırtır; açgözlülükten karasevda doğar ve sonunda kişiyi yıkıma götürür; açgözlülük günahın temelidir. Ayrıca, Altından geyik olamayacağı halde, Rama, varmış gibi onun peşine düştü; felaket gelip çattığında insanların elleri ayakları bağlanır.

Hepsi de ağa yakalanmışlar. Bütün kuşlar yere inmek gerektiğini söyleyen kuşa sövüp saymaya başlamışlar. Zira,

Bir kimse çoğunluğun başında gitmemeli; eğer iş başarıyla biterse meyvesini herkes paylaşır; ama eğer başarısızlıkla biterse lider öldürülür.' Kınama seslerini duyan Çitragrîva demiş ki: 'Bu onun suçu değil. Çünkü, Bir dost neden olsa bile felaket zaten etrafta kol geziyordur; buzağı süt içmek için anasının bacağını destek yapar.

Dertli kişiyi dertten kurtaran dosttur; kötü yapılan ya da yapılmayan işi sadece kınamakla bir şey ele geçmez.

Zorluk zamanı zayıf düşünceli kişi şaşkınlık yaşar; şimdi cesaret zamanıdır, bir çare düşünmeli. Çünkü,

Zorluğa dayanma, zenginliğe yüz çevirme, toplulukta güzel konuşma, savaş alanında cesaret, ün kazanma isteği ve çok çalışma azmi; bunlar yüce kişilerin doğal nitelikleridir.

Bir anne başarıya sevinmeyecek, zorluğa üzülmeyecek, savaşta cesur olacak, üç dünyanın incisi bir evladı her zaman doğurmaz. Ayrıca, Bu dünyada iyilik isteyen bir kimse şu altı kusurdan sakınmalıdır: Uyuşukluk, tembellik, korkaklık, öfke, aylaklık ve işi ağırdan alma. Şimdi böyle yapalım. Hepimiz tek vücut olup ağla birlikte havaya uçalım. Çünkü, Küçük şeylerde bile birlik olma, başarıya götüren araçtır. Çıldırmış filler bir ipe bağlanmış ot demetiyle yola getirilirler. Aile üyeleriyle birlik olma insanlar için iyidir. Pirinç soyulduktan sonra, kabuğu bir işe yaramaz.'

Kuşlar bu öneriyi duyduktan sonra ağla birlikte havalanmışlar. Onları uzaktan izleyen avcı peşlerinden koşmuş ve kendi kendine şöyle düşünmüş: 'Kuşlar birlik olmuş ağımı götürüyorlar; ancak yere düştükleri anda elime geçecekler.'

Kuşlar uçup gözden kaybolunca, avcı peşlerini bırakmış. Onun geri döndüğünü gören güvercinler, 'Şimdi ne yapacağız?' demişler. Çitragrîva şöyle konuşmuş: 'Anne, baba ve arkadaş; bu üçü doğal dostumuzdurlar. Bunların dışındakiler neden-sonuç prensibine göre davranırlar. Benim Gandakî nehri kıyısındaki Çitravana ormanında yaşayan Hiranyaka adında fareler kralı bir dostum var. O bizim ağın iplerini kemirebilir.'

Böyle düşündükten sonra hep birlikte Hiranyaka'nın deliğinin başına gitmişler. Her zaman endişe içinde olan Hiranyaka, yüz geçit oluşturduğu oyuğunda yaşamaktaymış. Güvercinlerin gürültüsünden irkilen fare korku içinde sessizce beklemeye başlamış. Çitragrîva seslenmiş: 'Sevgili Hiranyaka, neden bizimle konuşmuyorsun?' Onun sesini tanıyan Hiranyaka hemen dışarı çıkmış ve şöyle konuşmuş: 'Ah, ne mutlu bana, sevgili dostum Çitragrîva gelmiş. Bu dünyada ondan daha değerlisi yoktur. O dostlarıyla yaşar, dostlarıyla konuşur, dostlarıyla dertleşir.'

Onun tuzağa düşmüş olduğunu fark edince bir an şaşırıp demiş ki: 'Dostum, bu da nedir böyle?' Çitragrîva yanıt vermiş: 'Bu bizim bir önceki yaşamımızda yaptıklarımızın meyvesi dostum.

Ne sebeple, ne yolla, ne biçimde, hangi zamanda, hangi çeşitte, ne oranda, hangi yerde olursa olsun, bir kimse iyi ya da kötü ne iş işlerse, onun meyvesini o şekil ve o oranda karşılık olarak alır.

Hastalık, keder, dert, sıkıntı, bela; bunlar insanlar tarafından işlenen kusurların karşılığında oluşan ağacın meyveleridir.'

Fare hemen Çitragrîva'nın bağlarını kemirmeye başlamış. Çitragrîva demiş ki: 'Dostum, dur biraz. Önce diğerlerininkini kemir, sonra benimkini.' Hiranyaka yanıt vermiş: 'Benim azıcık bir gücüm var, dişlerim de zayıftır; tuzağın bütün iplerini ayrı ayrı nasıl kemireyim? Dişlerim kırılmadan önce, hele senin iplerini bir kemireyim, sonra gücüm yettiğince bütün hepsini kemirir keserim.' Çitragrîva, 'Pekala, ama gücünü yetirsen iyi olur.' demiş. Hiranyaka yanıt vermiş: 'İhtiyacı olanları yaşamı pahasına korumak, davranış bilimini iyi bilenlere uyan bir şey değildir. Çünkü,

Bir kimse felaket zamanı için para ayırmalı, karısını zenginlik pahasına bile olsa korumalı ve kendisini de kadın ve zenginliğin her ikisinden de sakınmalıdır.

Başka bir bakış açısı da şöyledir: Yaşam Dharma, Artha, Kâma ve Moksha'nın gerçekleşmesine uygun bir süreçtir; kişi neden kendini ondan yoksun bırakandan yoksun bırakmasın, koruyanı korumasın ki?'

Çitragrîva demiş ki: 'Dostum, politik davranma konusunda bu böyledir doğrusu! Ama ben himayem altındakilere bunu yapamam, bunun acısına katlanamam. Çünkü,

Bilge kişi başkası uğruna varını yoğunu ve yaşamını feda edendir. Yok oluş kesin olduğunda onların kurtuluşunu arzulamak gerekir. Başka bir özel neden de şudur: Onlar cins, öz ve nitelik olarak benimle eşittirler. Sen söyle, benim onların efendisi olmamın ne zaman ve nasıl bir yararı var? Ve yine, Bunlar bir karşılık beklemeden hep benim yanımda yer aldılar. O nedenle benim yaşamım elden gitse de sen onları kurtar. Ayrıca, Bu et, üre, pislik ve kemikten oluşan ölümlü bedeni vermekten şeref duyarım. Sen benim namımı kurtar dostum. Eğer ölümlü olan ve kirlilik aracı olan bedeni feda ederek ölümsüzlük ve lekesiz bir ün elde edilecekse daha ne isterim? Çünkü, Bedeni niteliklerden ayıran mesafe çok büyüktür. Beden bir anda yok olur, nitelikler ise sonsuza kadar yaşar.'

Bunları işiten Hiranyaka çok hoşlanmış, hatta tüyleri diken diken olmuş ve şöyle konuşmuş: 'Soylu dostum! Himayen altındakilere gösterdiğin bu bağlılık seni üç dünyanın hükümranlığına layık hale getiriyor.' Böyle söyledikten sonra fare hepsinin ipini kesmiş. Hepsine içtenlikle davranan Hiranyaka demiş ki: 'Çitragrîva, ağa takıldığınız için kabahatin kendinde olduğunu düşünüp de sakın kendini suçlama. Çünkü,

Yüzlerce yocana uzaktan avını gören kuş, zamanı geldiğinde serilmiş ağın iplerini göremez. Ayrıca,

Ayın ve güneşin canavarlarca yutulduğunu, filin ve kobra yılanının hapsedildiğini, yetenekli insanların yoksulluğunu gördükten sonra kaderin gücüne bir kez daha inandım. Yine, Gökyüzünde uçan kuşlar beladan kurtulamadıktan, derin denizlerde yüzen balıklar usta avcılarca yakalandıktan sonra, bu dünyada neyin iyi neyin kötü olduğunu, hangi durumun ne gibi yararı olduğunu nasıl söyleyebiliriz ki? Zira yok oluşun tanrısı uzaklardan bela şeklinde yapacağını yapar.'

Onu bu sözlerle aydınlatarak misafirperverce ağırlamış, onu kucaklamış ve gitmesine izin vermiş. Çitragrîva ve yanındakiler birlikte canlarının çektiği bölgelere uçup gitmişler. Hiranyaka da kendi deliğine girmiş.

Bir kimsenin yüzlerce dostu olmalı; görüldüğü gibi, güvercinler bir fare tarafından kurtarıldılar.

Bütün olup bitene tanık olan karga Laghupatanaka şaşkınlık içinde konuşmuş: 'Hey Hiranyaka, sen övgüye layıksın. Bu yüzden seninle dost olmak istiyorum. Lütfen beni dostluğuna kabul et.' Bunu işiten Hiranyaka deliğinden seslenmiş: 'Kimsin sen?' Karga yamt vermiş: 'Ben Laghupatanaka adında bir kargayım.' Hiranyaka gülümseyerek karşılık vermiş: 'Seninle ne gibi bir dostluğumuz olabilir ki? Zira, bu dünyada uygun kimseler birbirine dost olabilirler; ben av, sen ise avcı olunca aramızda nasıl bir muhabbet doğabilir ki? Yine, Yiyecek ve onu yiyen arasındaki dostluk felaketin nedenidir. (s. 11-19)