Osmanlılarda softa denilen medrese talebeleri üç aylarda, husûsiyle Ramazan ayında halkı bilgilendirmek maksadıyla köy ve kasabalara gider, vaazlar verip sohbet meclislerinde bulunurlardı. Böylece hem köy ya da kasabadaki imamlara 3 ay da olsa istirahat etme fırsatı, hem de 9 ay boyunca medreselerde kendini yetiştiren softaların ve mollaların, halkı irşâd ederek pratik yapma ve tecrübe kazanma fırsatları doğmuş olurdu. Köy ve kasaba halkı da değişik bir simâdan değişik bilgiler öğrenir, sâir zamanlarda kendi hocalarından öğrendiği bilgilere yenilerini ilâve etmiş olurlardı. İşte bu 3 önemli faydayı hâiz olan üç aylardaki bu uygulamaya Osmanlılarda "cerre çıkmak" adı verilirdi. Kelime mânâsı îtibâriyle "kendine çekmek ve celbetmek" anlamlarına gelen "cerr" üç ayların değişmez âdetlerindendi.

TATİL YERİNE STAJ

Üç aylarda medreseler tâtil olurdu. Bu tâtil zamânı esâsen medrese talebeleri için "irşad ve tecdid" yaptıkları staj zamanıydı. Bu yüzden tâtillerde memleketine gitmek yerine Anadolu'nun küçük köy ve kasabalarında dağılırlardı. Karşılığında ise, halkın gönüllü yardımlarından oluşan ve "cerr" adı verilen yardımları kabul ederek, yeni dönemdeki eğitim-öğretim masraflarını çıkarmış oluyorlardı.

Husûsiyle Ramazan ayında sarayda, pâdişahların huzûrunda "Huzur Dersleri" denilen tefsir dersleri yapılırken köy ve kasabalarda da "cerre çıkan" molla ve softalar, halkı irşâd ederlerdi. Sultanlardan halka kadar ilmî faaliyetlerle dopdolu geçerdi Osmanlı Ramazanları.

Başta pâyitaht İstanbul'dan olmak üzere büyük kentlerden küçük yerleşim yerlerine giden medrese talebeleri, buralardaki dînî, ilmî ve kültürel gelişmeleri, en ücrâ beldelerde yaşayan halkın ayağına kadar götürmüş oluyorlar, bu îtibarla da kentli ile köylü arasındaki kültürel farklılık en aza indirilmiş oluyordu.

TALEBE ALNININ TERİYLE OKURDU

Köylüler ise bu iyiliklerine mukâbil softalara, maddî imkânları nispetinde yardımda bulunur, bir nevî bu hizmetlerinin ücretini öderlerdi. Hattâ bâzı fakir talebeler, 3 aylık cer müddetinde kazandığı parayla 9 ay geçinirlerdi ki, bu da bir bakıma günümüzdeki talebelere verilen bursun mukâbiliydi.

Zaman zaman bu cerre çıkmaların, 3 ayların dışındaki zamanlarda da devâm ettiği olurdu ki, sâir zamanlarda sâdece Salı ve Perşembe günleri cerre müsâade edilmişti. Bu husus Kânunnâme-i Ehl-i Hıref'te şöyle belirtiliyor:

"Mollalar ve diğer cerciler, Salı ve Perşembe günlerinden başka günlerde dolaşamaz ve câmilerde cer yapamazlar."

OTEL YERİNE İMAM ODASI

Üç aylar geldiğinde cerre çıkmak isteyen talebeler, bunu bir arîza ile müderrise bildirirler, müderris de içlerinde liyâkatlı olanlara birer ilmühaber verir, onlar da Bâb-ı Meşihat'ta (şeyhülislâmlık makâmında) talebe işleriyle uğraşan ve dersvekili denilen zâta mürâcaat ederek, gerekli vesikaları ve gidecekleri yerdeki müftü efendilere hitâben yazılmış, talebelerin himâye olunmasını isteyen tavsiye mektuplarını alarak yola koyulurlardı. Gittikleri yer vilayet ya da sancak ise bu evrâkı müftü efendiye, kaza ise kaymakama verirler, akabinde vazîfelendirildikleri câmilerde vaaz ve derslere başlarlardı. Kaldıkları yer, tâyin edildikleri câmilerin imam ve müezzin odalarıydı. Gittikleri yerin âyan ve eşrafı tarafından nöbetleşe iftar yemeğine de dâvet edilirler, yemekten sonra da teravih namazı kıldırır, Kur'an okur, sohbet yaparlardı. Bu talebelere her gün sırayla komşuların iftar ve sahur için yemek göndermeleri de âdettendi. İstanbul'a dönecekleri zaman da, akçanın yanında, buğday, bulgur, helva gibi erzak ve elbise gibi şeyler de verildiği olurdu.

YEMEN'E HATTA FİZAN'A KADAR İLİM

Medrese talebelerinin cerr için gidecekleri yerleri bizzat Meşihat makâmı belirliyordu. Bunların bir listesi Saray'a da sunulurdu. Cerr için memleketlerine gönderilen talebeler de olurdu ki, bu durum talebe için hem âilesi ile hasret giderme, hem de kendi çevresine ilmini takdim etme arzusuna nâil olma gibi faydaları da ihtivâ ediyordu.

İstanbul'dan Rumeli ve Anadolu'ya, hatta Suriye ve Yemen'e kadar dinî hizmet ve cerr için giden talebeler vardı. Cerr için giden talebelere, mahallî idarecilerin yardım etmesi, hattâ talebelerin iskele veya istasyonlarda devlet memurlarınca karşılanıp, uygun bir mekâna yerleştirilerek temel ihtiyaçlarının görülmesi dahi bizzat pâdişah fermânıyla bildirilirdi. Cerre çıkacak talebelerin yiyecek-içecek ve yol masrafları bizzat pâdişah tarafından Hazine-i Hassa'dan karşılanarak Meşihat Makâmı'na gönderilir ve Meşihat da bu parayı talebelere dağıtırdı. Hattâ pâdişah, gittikleri memleketlerin maddî imkânlarına göre talebelere verilen cerr arasındaki farklılığı gidermek üzere dahi, iâne ve ihsanda bulunarak adâleti sağlardı.

Cerr için taşraya giden talebeler olduğu gibi, taşradan İstanbul'a gelen talebeler de olurdu. Böylelikle kültür kaynaşması da sağlanırdı.

CER MOLLALARI

Zamanla her şeyin tefessüh ettiği gibi bu cerre çıkma âdeti de istismâr edilmiş, 3-5 duâ ve âyet ezberleyen sahtekârlar, halkın samîmî duygularını ve dînî terbiyesini kötüye kullanarak kendilerine çıkar sağlamışlardı. Tertemiz ve ilimle mücehhez mollaların arasına karışarak, 3-5 kuruşluk menfaat uğruna diğerlerinin de adının kötüye çıkmasına sebep olmuşlardı. Virüs gibi çoğalan bu düzenbaz ve dolandırıcılar sâyesinde "Medrese Mollaları" yanında bir de "Cer Mollaları" diye bir tâbir çıkmıştır. Böylelikle medreselerin de ismi kötüye çıkmış, halk en çok mağdur olan kısımlardan biri olmuştur. Artık cerciler tenkit hattâ alay konusu olduklarından kendilerinden, "cerci" kelimesinin mübâlağa kalıbındaki karşılığı olan "cerrâr" tâbiri kullanılarak bahsedilmişlerdi. Hattâ bu tâbirler hicviyelerde dahi kullanılır olmuştu. Bağdatlı Rûhî, bu mevzûya en iyi örneği bir mısrâsında şöyle dile getirir: "Cerrâr diyü virmez olur Tanrı selâmın / Şerminden iderse sana bir habbe ger in'âm"

ŞİKAYET CER'İ KALDIRDI

Cerrârların verdiği zarara bir de medreselerin bozulduğu dönemdeki (samîmî de olsa) kalitesiz medrese talebelerinin köy ve kasabalarda ilmî yetersizlikleri, kendilerinden bekleneni îfâ edemeyişleri de eklenince, halkın meşîhât makâmına şikâyetlerinin ardı arkası kesilmemişti. Nihâyet 19. yy sonunda mektep ve medreselerdeki teceddüt hareketleri esnâsında cerre çıkma usûlünün kaldırılmasına karar verilmişti. Ahmet Cevdet Paşa da Dârül-Muallimîn'de müdürlük yaptığı esnâda medrese usûlünde yaptığı ıslahatlardan biri de, talebelerin tahsîsâtını artırıp, cerre çıkma usûlünü kaldırmak olmuştur. Zîrâ cerre çıkma âdeti, halkı dinden soğutacak boyutlara kadar ulaşmıştı az önce anlattığımız sebeplerden ötürü.

Cumhuriyet döneminde de az da olsa devâm etmiş olan cerre çıkma âdeti, günümüzde Kur'an Kursu talebeleri tarafından camilerde okunan mukabelelerle kısmen de olsa devam ettiriliyor.

Osmanlı'da ilk telgraf

Şimdiki Beylerbeyi Sarayı'ndan önce burada ahşap bir saray vardı. İlk telgraf mesajını o sarayda çekmişti Sultan Mecit. Pâdişâhın bu mesajdaki ilk cümlesi de şu olmuştu: -Fransız gemisi geldi mi Ve Sultan Abdülmecit, bu mükemmel îcâdın mûcidi Samuel Morse'a çeşitli hediyeler göndererek iltifatta bulunmuştu.