Halife Hz. Ebubekir, Bizans İmparatoru Heraklius'u İslâm'a dâvet etmek için, Ubade b. Sâmit ve Hişam b. As'ı Bizans'a elçi olarak göndermişti. Ubade b. Sâmit anlatıyor: "Kılıçlarımız boynumuzda olduğu halde şehre girdik. İmparatorun sarayına geldik ve sarayın kapısında indik. İmparator Heraklius sarayının penceresinden bize bakıyordu. Biz 'La ilahe illallahu vallahu ekber' deyince Allah biliyor ki, saray sanki şiddetli rüzgâra maruz kalmış bir hurma dalı gibi sallanmaya başladı. Bunun üzerine bize haber göndererek içeri dâvet etti. "Dininizin îcâb ettirdiği şeyleri, yüksek sesle yerine getirerek bizi rahatsız etmeye hakkınız yok" dedi ve bize yanına girmemiz için izin verdi. İçeri girdik. Kırmızı ve görkemli bir taht üzerine oturdu. Sırtında da kırmızı bir pelerini vardı. Yanında Rumlardan râhipler ve harp uzmanları toplanmışlardı. Perdeler, şamdanlar, halılar, mobilyalar vs. odasındaki her şey kırmızıydı. Mütebessim bir ifâdeyle bize baktı ve:

-Bize aranızdaki usule göre selam verseydiniz ne olurdu, dedi. Yanında duran ve çok güzel konuşan adamına:

-Bizim selamımız size uygun değil, dedik.

-Nedir sizin aranızdaki selam? deyince:

-'Esselamu aleyke' diye cevap verdik.

-Peki, siz kralınıza nasıl selam veriyorsunuz?

-Aynı şekilde, diye cevap verdik

-Sizin sözlerinizin en büyüğü hangisidir? diye sordu.

-La ilahe illallahu vallahu ekber, dedik. Allah biliyor biz bunu söylerken saray o kadar sallandı ki kral düşmemesi için başındaki tâcı tuttu. Ve korkuyla başını kaldırıp tavana baktı:

-Söylediklerinizden sarayım sallandı. Bu sözü evlerinizde söylediğinizde evleriniz de sallanıyor mu? diye sordu.

-Hayır, bunu ilk defa burada görüyoruz, dedik.

-Keşke bunları söyleyince her şey başınıza yıkılsaydı da sizden kurtulsaydık. Şüphe yok ki, toprağımın yarısı elimden çıkacak, dedi.

Sonra bize birçok soru sordu. Namaz ve orucu, ibâdeti, Peygamber Efendimiz'i sordu. Tüm sorularını cevapladıktan sonra, bize güzel bir oda ile bol yemek hazırlanmasını emretti. Üç gece orada kaldık."

İRİ GÖZLÜ, YAPILI BİR ADAM...

Nihâyet bir akşam hizmetçilerinden birini göndererek bizi çağırttı. Yanına gittiğimizde önceki sorduklarını tekrar sordu. Biz de aynı şekilde cevaplandırdık. Sonra kutsal emânetler sandığının getirilmesini emretti. Dört köşeli, altın yaldızlı büyük bir sanduka getirdiler. Sandukanın içinde küçük bölümler vardı. Her bölümün de kilidi ve kapağı. O bölmelerden birini açarak, siyah renkli ipekli bir bohça çıkardı. Bohçayı açınca içinden siyah renkli ipek bir bez çıktı. Bezin üzerine çizilmiş oldukça yakışıklı bir adam resmi vardı. İri gözlü, kolları ve baldırları kalın, iri yapılı ve uzun boylu bir adam resmiydi bu. Gür sakallı ve Allah'ın yarattıklarının en güzeli denecek kadar güzel yüzlü, saçlarında iki örgü bulunan bu zatın resmini bize göstererek,

-'Bunu tanıyor musunuz?' dedi.

-'Hayır!' dedik.

-'Bu insanlığın atası Hz Âdem'dir,' dedi. İnsanların en gür saçlısıydı. Sonra başka bir bölüm açtı. Oradan da siyah ipekli bir bez çıkardı. Üstünde beyaz bir resim vardı. Resimdeki adamın saçı koyu burçak renginde kıvırcık saçlı, gözleri iri, başı büyükçe ve sakalı oldukça güzeldi. Bize:

-'Bunu tanıyor musunuz?' dedi.

-'Hayır!' dedik.

-'Bu Hz. Nuh'tur,' dedi.

Sonra başka bir gözden, siyah bir ipekli bez parçasında, başka bir resim daha çıkardı. O da beyaz tenli; gözleri güzel, alnı geniş, yüzü uzunca, sakalı beyaz ve mütebessim bir adam resmiydi.

-'Bunu tanıyor musunuz?' dedi.

-'Hayır!' dedik.

-'Bu Hz. İbrahim'dir,' dedi.

Başka bir bölüm daha açtı. Oradan da beyaz ipek bez üzerinde bir resim çıkardı. Allah'a yemin olsun ki, tıpkı Resulü Ekrem (a.s) idi. Bize

-'Bunu tanıyor musunuz?' dedi.

-'Evet! Vallahi bu Hz. Muhammed'dir' dedik.

Ayağa kalktı, salonda düşünceli düşünceli birkaç adım attıktan sonra tekrar gelip tahtına oturdu ve tekrar sordu:

-Gerçekten O mu?

-'Evet, ta kendisi', dedik. Resme biraz daha dikkatlice baktıktan sonra;

-'Aslında bu resim en son bölümde bulunuyordu. Fakat sizin ne yapacağınızı merak ettiğimden onu başa aldım' dedi. Bir başka bölümü daha açtı. Oradan da siyah ipekli bir bez çıkardı. Onda da kıvırcık saçlı; esmer, gözleri çukur, keskin ve sert bakışlı, çatık kaşlı, asık suratlı, dişlerini sıkmış, oldukça öfkeli bir adam resmi çıktı.

-'Bunu tanıyor musunuz?' dedi.

-'Hayır!' dedik.

-'Bu Hz Musa'dır,' dedi.

HZ. ADEM'E LEVHA OLARAK VERİLDİ Mİ?

M. Yusuf Kandehlevî, eserinde Bizans İmparatoru'nun gelen elçilere aynı şekilde Hz Harun, Hz Lut, Hz İshak, Hz Yakub, Hz İsmail, Hz Yusuf, Hz Davut, Hz Süleyman'a ait olduğunu iddia ettiği resimleri de gösterdiğini, yine elçilerin dilinden aktarıyor. Aktarılan bilgilere göre elçilere en son gösterilen resim Hz.İsa'ya ait olan resimdi. "İnanıyoruz ki bunlar asıllarının aynısıdır. Çünkü bizim Peygamberimiz resimdekine o kadar çok benziyor ki, diğerlerinin de benzediği aşikâr." diyen elçiler Bizans İmparatoru'na "Bu resimleri nereden buldunuz?" diye sorduklarında şu cevabı almışlar: "Hz Âdem, soyundan gelecek peygamberleri kendisine göstermesi için Rabbine niyazda bulunmuş. Allah'ta O'na peygamberlerin resimlerini levhalar halinde indirmiş. Bu resimler Hz Âdem'in doğudaki mahzeninde saklı iken, Hz. Zülkarneyn orayı ele geçirdiğinde resimleri alarak Hz. Danyal'a vermiş. Hz. Danyal da levhalardaki bu resimleri ipek bezlere aynen çizmiş, onlar da hanedanımız vesilesi ile bana kadar ulaştı. Allah'a yemin ederim ki, saltanatımı terk edip sizin en sıradanınıza, ölünceye kadar kölelik yapmaya razıyım". Elçiler sonra da kendilerine büyük ikramlarda bulunulup hürmet ve sevgiyle uğurladıklarını anlatıyor ve şöyle devam ediyorlar: "Biz Halife Ebubekir'in yanına döndüğümüzde olanları anlattık. Halîfe Ebubekir gözleri dolu dolu "Doğrudur. Bir düşkün bile, Allah, hakkında hayır dilerse ona hayır verir. Allah'ın Resulü bize, Hıristiyan ve Yahudilerin kitaplarında kendisinin vasıflarının bulunduğunu söylemedi mi?" buyurdu".

HZ. İSA'NIN RESİMLERİ GERÇEK OLABİLİR Mİ?

Bu iki sahâbenin anlattıklarından çıkardığım bir diğer sonuç da şu: Mâlum Bizans imparatorları Hıristiyan. Kiliseleri Hz. İsa'nın resimleriyle dolu. İmparator Heraklius da Hıristiyandı. Ve bu resimleri sahabelere gösteren de O. Peki o halde Hz. İsa'nın gerçek resmi imparatorda ise kiliselerdeki Hz. İsa resimlerine bakıp, "Bunlar gerçeğe uygun değil, işte bende gerçeği var, bunu çizin" demez miydi? Sahabelere bile gösterdiyse bu resimleri, kendi din adamlarına ya da ressamlarına neden göstermesin. O halde geriye tek ihtimal kaldı: Şu anki Hz. İsa resimleri gerçeğine uygun. İşin hakîkatı ancak bu peygamber resimlerinin varlığı ispatlanır ve ortaya çıkarsa anlaşılabilir.

HAÇLILAR YAĞMALAMIŞ OLABİLİR ?

Halîfe Ebûbekir'in bu iki elçisinin sözleri burada sona eriyor. Bundan sonra sözü biz alıyor ve diyoruz ki: Acâba bu resimler şu an nerede? Eğer Fâtih'in İstanbul'u fethine kadar saklayabildilerse 53 günlük muhasara ve savaş esnasında kaybolmuş olabilir. Ya bir yere gömdüler ya bir mahzene sakladılar ya da Haliç'in dibine diğer hazinelerle birlikte batırdılar. İstanbul'dan kaçırmış olamazlar. Zîrâ kaçırmış olsalardı bunca senedir mutlaka bir yerde ortaya çıkardı. İhtimal ki o resimler İstanbul'da bir yerlerde saklı kaldı. 1000 yıllık Bizans saltanatında 57 yıllık bir kopuk dönem var; Latin işgâli. Lâtin işgâlinde İstanbul'un yağmalandığını biliyoruz. İşte bu dönemde de o resimler Bizanslılar tarafından Lâtinlerin eline geçmesin diye saklanmış olabilir ya da Latinler tarafından yok edilmiş olabilir. Zirâ kiliselerdeki ikonları tahrip ettiklerine göre bu resimler ellerine geçmiş olsa onları da imhâ ederlerdi. Bizim kanaatimize göre bu resimler İstanbul'da bir yerlerde gizli.

Yılan şiiri

Sadrazam Nevşehirli Dâmat İbrâhim Paşa, Sultan 3. Ahmet için Kuruçeşme sırtlarında Kasr-ı Dilşîn'i yaptırmıştı. Bu kasrı çok beğenen Sultan 3. Ahmet, bir gün bu kasrın bahçesinde dolaşırken, bir ağacın tepesine doğru tırmanan bir yılan gördü. Ağacın dallarından birinde de, içinde minik minik yavruların bulunduğu bir kuş yuvası vardı. Pâdişah kılıcını çekerek bir darbeyle yılanın başını uçurdu. Sonra ilham gelmiş olmalı ki bunu bir beyitle şöyle ifâde etti:

Tırmanup çıktı dıraht-ı ömrüne mânî ecel

Lâkin bir türlü mısrâyı beyte tamamlayamadı. Derhal Şâir Nedim'i çağırtıp bu mısrâyı beyte tamamlamasını istedi. Şâir Nedim ânında 2. mısrâyı yazarak pâdişâha uzattı. Böylece 1. mısrâ Sultan 3. Ahmet'e, 2. mısrâ da Şâir Nedim'e âit olan ve Kasr-ı Dilşîn'in lâle bahçesinde yazılan bir Lâle devri şiiri kaldı bize yâdigâr:

Tırmanup çıktı dıraht-ı ömrüne mânî ecel

Âşiyân-ı tende yatur bülbül-i cân bîhaber