Baba ben ne olacağım? 14 yaşındaki kızım Şeyma'nın en sık sorduğu sorudur bu. Matematiği seviyor, fen derslerine de ilgisi az değil. Fakat ne doktorluk kendisine çekici geliyor, ne mühendislik. Bu yıl liseye gidecek. İki yıl sabret kızım, diyorum; belki o zamana kadar zihnin berraklaşır; yönünü daha iyi tayin edersin.
Diyorum ama, ne o ikna oluyor ne de ben. Otuz beş yıl önce ben de aynı durumdaydım. Ailem doktor olmamı istiyordu; bense tıptan (pek de bilinçli olmayan) bir kaçış içindeydim. O zamanlar Hacettepe Tıp lise birincilerini alıyordu; ben de (başvuranlar arasında) ÖSS puan sıralamasına göre 48. sıradaydım. İlk gün 30 lise birincisi aldılar; Cuma günü yedeklerin durumu belli olur dediler. Cumaya 15 öğrenci daha aldılar. Böylece önümde iki kişi kaldı. Pazartesi gelin dediler.
Fakat sınavda kazandığım Boğaziçi Mühendislik Fakültesi'nin kaydı da Pazartesi günüydü. Ne olur ne olmaz, önce gidip oraya kaydımı yaptırayım; sonra Ankara'ya dönerim dedim. Cumartesi sabahı İstanbul'a geldim. Geliş o geliş. Boğaziçi'nde kayıt sırasında girdiğim burs komisyonu 5000 liralık okul harcı yanında bir de 450 lira aylık yemek bursu verince, Hacettepe serüvenim başlamadan bitiverdi.
Boğaziçi'nde önce mühendislik okudum; fakat 1. sınıftan sonra işletmeye geçtim. Bir yıl işletme okuduktan sonra iktisat bölümüne transfer oldum. Vakit ve maddi imkân olsaydı her halde tarih ve edebiyatı da denerdim. Bir yandan çeşitli kurumlarda (İstanbul Bankası, Turktrade, Ülker..) iktisatçı/araştırmacı olarak çalışırken, bir yandan da iktisat tarihi doktorası yaptım. Üniversitede hem uluslararası ticaret, küresel ekonomi-politik dersleri okutuyorum; hem işletme yönetimi. Dergi yönetiyorum, gazetede yazıyorum.
Bu denli dağınıklığı bir "ağırlık merkezi" bulmaya çalışarak dengeliyorum. Kafamı taktığım esas mesele şu: İster şirket olsun ister devlet, bir örgüt nasıl uzun ömürlü olabiliyor? İktisat bunun makro planda cevabını araştırır, işletme bilimi mikro planda. Her ikisi de tarihin ufuk açıcılığına muhtaç. Tarih ve sosyolojinin. Psikoloji, bu örgüt içindeki bireylerin ruh dünyalarını tanımamıza yardımcı olur. Psikoloji ve belki daha da çok roman! (Sayın Efkan Ala araştırabilir: Bürokratik irrasyonalitenin muhteşem aynası Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü kamudaki kaç müsteşar veya genel müdür okumuştur?)
İngiltere'de işletme yüksek lisansı yapan adaşım Mustafa Buğa soruyor: Finans alanında mı uzmanlaşsam, yoksa pazarlama alanında mı? Hangisinin geleceği daha parlak? Evvela hiçbir alanın geleceği mutlak anlamda diğerlerinden daha parlak olamaz. İnşaat sektörünün canlandığı dönemlerde inşaat mühendislerine talep artar; otomotiv sektörünün hareketlendiği dönemlerde makine mühendislerine. Bunun istisnası büsbütün yeni olan alanlardır. Mesela mühendislikte mekatronik, makine ile elektroniği birleştirmeye çalışıyor. İşletme yönetiminde MIS denilen yönetim bilişim sistemleri ise işletme ile bilgisayar uzmanlığını kaynaştırıyor. Bu ve benzeri yeni alanlara yönelmek bir avantaj sağlayabilir.
Fakat önemli olan, kişinin kendi ağırlık merkezini keşfetmesidir. Şayet Mustafa'nın içinden geçen veya rüyalarına hakim olan şey, bir işletmeyi zamanı geldiğinde bütünüyle yönetmekse, şimdiden bütüne bakmayı öğrenmesi gerek. Şayet lisans eğitimi sırasında fazla finans yönlü çalışmışsa, şimdi pazarlamaya, insan kaynaklarına filan ağırlık vermelidir. Ama eğer Mustafa "ben bir finans uzmanı olmak istiyorum" diyor ve bunu her şeyden çok önemsiyorsa; lisansta finans derslerine ağırlık vermiş olsa bile şimdi o alanda daha ileri dersler almalıdır.
İlk kareye geri dönelim. Şeyma ne olacak? OKS'de 100 sorudan 99'unu bildi. Galatasaray, Robert Kolej, İstanbul Lisesi gibi Fransız, Amerikan ve Alman kültürünün üç kalesinden biri yerine; Türk kültürünün öncü eğitim kurumlarından birini, Çamlıca'daki Derya Öncü Lisesi'ni tercih etti. Özellikle ilk tercihlerde çoğu yabancı kolej kontenjanlarının boş kalması, yerli eğitim kurumlarının yükselişine işaret değil mi?
Aslında bu okulların öğretmen kadroları kolejlerden üstün; fakat en iyi öğrenciler kolejleri tercih ettiklerinden, onların puanları daha yüksek oluyordu. Şimdi bu eğilimler kırılmak üzeredir.
Tabii yerli öğretmenlerin, öğrencilerinin "ne olacağım?" sorusuna, bilgi ve bilinçle cevap vermeye kendilerini hazırlamaları gerek. Ana-babalar bir yere kadar etkili olabiliyor ("Mum dibine ışık vermez!") Eğitim, öğretmek değil, yön vermek; daha doğrusu, öğrencinin yön ve kişiliğini bulmasına rehberlik etmektir.