Farkındasın değil mi Avasas, maçı ben kazandım...

"Yeni Şafak adlı -tuvalet kâğıdı olarak bile kullanmayacağım- kâğıt tomarının üzerinde, harfleri bir araya getirerek cümleler kurmaya çalışan insanımsı mahlûklardan biri..."

Bundan üç-dört yıl önce, günlerden bir gün, "Acaba hakkımda yakın zamanlarda hangi aşağılayıcı cümleleri yazdılar" diyerek açıp göz attığım Ekşi Sözlük'te, ismimin altında uzanıp giden kâh hürmet, kâh nefretle bezenmiş sayfalarca yorumun -o an için- en sonuncusuydu yukarıdaki cümle...

İnsanlığa ilişkin normların gerçekten de tükendiği bir noktaya işaret eden ve pek muhtemeldir ki ("propagandist eşcinsel sineması"na yönelik geçmişteki bazı eleştirel yazılarım nedeniyle) bana karşı burnundan soluyan, bir yerlerde tek başına kıstırmayı başarsa gözünü bile kırpmadan gırtlaklayacak kadar özdenetimini yitirmiş bir eşcinselin (Ki bu tür ölçüsüz çıkışlar genelde eşcinsellerde görülür; çünkü ölçüsüz yaşayan ve hayatta herhangi bir sınırlayıcı ahlâkî çizgiye inanmayan insanların tepkileri de böyle ölçüsüz oluyor) klavyesinden çıkmışa benzeyen o "yorum" nedeniyle telefona uzandım, sitede verilen künye bilgileri doğrultusunda Ekşi Sözlük Hukuk Servisi'ni aradım.

Bir avukatla görüşmek istediğimi söyleyince, karşımdaki şahıs "Buyrun, ben sitenin avukatlarından biriyim" diye cevap verdi. Bunun üzerine, kendisinden ismimin bulunduğu sayfaları açmasını ve söz konusu girdiyi dikkatlice incelemesini rica ettim. "Tamam" dedi, ben telefonda beklerken oluşan sessizlikte o da sözünü ettiğim tanım cümlesini okudu. Ülkenin önde gelen politik fikir gazetelerinden birinde yıllardır kendince doğru olduğuna inandığı kimi düşünceleri medenîce yazıp çizen, medya sektörüne çeyrek yüzyıldan fazla zamandır iyi-kötü emek vermiş olan bir adamı tek cümlede "tanımlayan" o muhteşem "yorum"u...

"Okudunuz mu?" dedim muhatabıma, "Okudum" diyerek olumladı sorumu...

"O hâlde size hukuk adamlığınızı da geçerek, salt bir insan olarak soruyorum" diye devam ettim, "Nasıl buldunuz? Sizce bu bir eleştiri yazısı mıdır?"

Biraz durakladı bu sözlerim karşısında... Fakat, sonuçta olması gerektiği gibi biriydi, yani bir "hukukçu"... O yüzden de "Doğrusu, hiç şık bulmadım" dedi, "Kusura bakmayın, yayın yaparken olabildiğince dikkatli olmaya çalışıyoruz, fakat kaçıyor arada sırada böyle seviyesiz yorumlar... Merak etmeyin, birazdan sildireceğim!"

Ve yalnız beni değil, bu ülkenin refahına, mutluluğuna, maddî-manevî gelişimine yıllardır hizmet etmekte, iletişim fakültelerinden yeni mezun gencecik medya mensuplarına istihdam yaratmakta, her yıl devlete milyonlarca lira vergi ödemekte olan koskoca bir ulusal gazeteyi genel yayın yönetmeninden kapıdaki güvenlik görevlisine kadar kendince bir "hiç" düzeyine indiren o sefil metni gerçekten de sildirdi Ekşi Sözlük avukatı...

İnternet ortamında yayın yapan elektronik medya organlarında, özellikle de Ekşi Sözlük'te benzer türden olayları bundan önce de sonra da pek çok kez yaşamışımdır. Fakat, dünyanın dört bir köşesinden milyonlarca insanın takip ettiği bu popüler platforma ilişkin şimdiye kadarki gözlem ve tecrübelerimin en çirkinlerinden biri olduğu için, örnekleme için de aklıma ilk anda bu olay geliverdi.

Kıdemli okurlarım gayet iyi bilirler ki ben böylesine "düşük" bir yaklaşımı, ideolojik planda en fazla karşıtı olduğum meslektaşlarımın isimlerinin altında gördüğümde bile insanlığından utanan ve hiç kimseden çekinmeden açıkça tepki veren biriyim. Çünkü, yaşım ve meslekî tecrübelerim, bana "politik eleştiri"nin bu şekilde yapılamayacağını öğreteli hayli uzun yıllar oldu. Hem hukukî, hem entelektüel, hem de ahlâkî açıdan... Gazetecilikte böylesi metinler "eleştiri" değil, olsa olsa birer "düşünsel kusmuk" olarak adlandırılabilir.

Bizim ülkemizde ise internet sitelerine müstear isimlerle yorum ya da düpedüz makale yazan çok geniş bir kitlenin henüz kafasının basmadığı bir meseledir "hukuk"...

Bu kişiler, yazı yazmaya ilişkin her türlü meslekî eğitim, ahlâkî disiplin ve hukuk bilincinden yoksun olarak bu işe heves ettikleri için "internet"i hayatta kafalarını bozan her kişi, kurum, kavram ve olguya ölçüsüz şekilde hakaret edebilecekleri "babalarının çiftliği" tarzında bir alan olarak görme eğilimindedirler. Yazılı basın organlarının mensupları olarak bizleri etik açıdan bağlayan her kuralın, hele de son yıllarda medya hukuku alanında yapılan onca düzenlemeden sonra internet yazarlarını da aynı şekilde bağladığının farkında bile değildir çoğu... Onlar için tek önemli olan şey, içlerinde biriken vandalist öfkeyi dışarıya aynen yansıtabilecekleri bir sütuna sahip olmaları... Bu nefret yumaklarının en başında da "din" kurumu ve onun tarafından kutsal kabul edilen kişiler, kavramlar, ritüeller geliyor. Pek çokları, dindarların bağlı oldukları "değerler sistemi"ne yönelik devâsız nefretlerini mümkün olan en üst perdeden ortaya koyabilmek için internetteki bu sanal sözlükleri de uzun yıllardır pervasız bir üslûp çerçevesinde kullanmaktalar...

İnternet özgürlüğü, bu denetimsiz ortamda tamamına yakını "müstear isimler"le çöplenen klavye kabadayıları tarafından günümüzde artık öylesine psikopatça bir mantıkla yorumlanıyor ki anılan mecrâda yayımlanan benzer içerikteki yazı ve yorumlardan bir tekini bile alıp Yeni Şafak'taki sütunuma taşısam, yıllarca sürüp gidecek, en sonunda da her biri ağır mahkûmiyetlerle sonuçlanacak bir sürü dâvâyla boğuşmak zorunda kalırdım. Üstelik, o dâvâları açanlar da sonuna kadar haklı olurlardı; çünkü gazetecilik mesleği kişiye kendisiyle aynı manevra alanına sahip bulunmayan insanları kalemiyle çarmığa germe hakkı tanımaz. Ve ben de 26'ncı yılını geride bırakan meslek hayatının -sinema yazarlığı da dahil- istisnasız her döneminde en ileri seviyede politik haberler hazırlamış, bu içerikte köşe yazıları yazmış biri olarak, henüz bir tek vak'ada bile "yalan haber" ya da "hakaret"ten hüküm giymiş değilim.

İşte, ta Kasım-2007'de, sonradan epeyce tartışılacak olan "Ekşi Sözlük'ü jakobenizmin vicdanına bırakmamalıyız" başlıklı yazımı salt bu amaçla yayımlamıştım. Beklediğim üzere, memlekette ne kadar sanal sözlük, haber sitesi, internet forumu ve bunların savunduğu telmaşa özgürlükçülüğün kışkırtıcısı gazete-dergi yazarı varsa topluca dellendiler; mezkur yazıya ilişkin tartışmaların alevleri o günlerden bugünlere kadar hiç sönmeden ulaştı.

Ancak, şu anda öyle bir Türkiye'de yaşıyoruz ki, artık o günlerdeki kadar yalnız değilim. İnsanlar, şimdilerde bu konuda iki çift laf ettiğimde yüzüme Marsça konuşan biriymişim gibi bakmıyorlar. Çünkü, aradan geçen sürede köprünün altından çok sular aktı ve sanatçılardan politikacılara kadar, kamuoyunun vitrininde olup da internet saldırganlarının iğrenç hakaretleriyle, asılsız suçlamalarıyla canı yanmayan neredeyse bir tek tanınmış kişi bile kalmadı. Ayarı fena hâlde kaçmış bu "dil"den artık Başbakan Erdoğan da muzdarip, müzik yapımcısı Erol Köse de... Bilim insanları da, hiç bir akademik ya da bürokratik statüsü bulunmayan yalın dindarlar da...

Son haftalarda medyaya geniş ölçekte yansıyan, sanal sözlüklerin başını çektiği "internet hukuksuzluğu" meselesi benim gibi vaktinden öten horozların sanal âlemde yıllardır serseri mayın gibi dolanıp duran o isimsiz öfkeleri tek başına göğüslemek zorunda kaldığı sinsi bir "belâ" olmaktan çıkıp, ülke gündeminin üst sıralarına tırmanan ciddi bir "kangren"e dönüştü. Ki internette özellikle her türlü edep sınırı çiğnenerek yürütülen bu gözükara din düşmanlığından rencide olmuş durumdaki insanların, varılan ultra-küstahlık noktasında artık bireysel tepkiler sergilemekten de vazgeçip topluca mahkemelere taşındıklarını gözlemlemekteyiz.

Ben, inanç ve felsefelerine karşı olduğum kişilerin susturulmasına, bu yönde faaliyet gösteren politik, ekonomik, medyatik ve kültürel-sanatsal kurumların kapatılmasına kesinlikle taraftar biri değilim. Bu hayat ve bu meslek ancak karşıtlarınız da konuşunca güzelleşir çünkü... Öte yandan, ısrarla vurguladığım gibi, "konuşmak" ile "istifra etmek" arasında çok ciddi bir fark var. Yoksa da bu fark (etik ayarları iyice bozulmuş olanlara bizzat hukukî makamlar tarafından dayatılarak) belirlenmelidir.

Ekşi Sözlük hiç bir zaman büsbütün kötü ve yararsız bir yer olmadı. Son derece dürüstçe belirteyim ki, hakkında yeterli bilgimin olmadığı kimi kişiler, kurumlar, ülkeler ya da filmler üzerine şimdiye kadar orada yapılmış "ciddi" yorumlara pek çok kez danışmışlığım da vardır. Fakat, amacı bilgi üretmek ve üretilen bilgiyi paylaşmak olan bir yığın kaliteli insanla birlikte, tek derdi o mecrânın adını da orada üretilen sağlıklı bilgiyi de pervasızca kirletmek olan kalabalık bir "ruh hastası safralar yığını"na yataklık ediyor böylesi denetimsiz oluşumlar... Bunlar, kafalarından geçen psikopatik düşünceleri gün ışığının altında, isimlerini de cisimlerini de açıkça belirtmekten korkmaksızın ortaya koyabilecek cesaretleri bulunmayan, kendilerini ancak internetin karanlık ve izbe mağaralarında rahat hissedebilen tipler...

Şu sıralarda sevinçle izliyorum ki toplumda nicedir "ali kıran baş kesen" rolüne soyunmuş diğer biri sürü fiili ve sanal oluşum gibi, internet medyası da (kendilerine yönelen güçlü tepki dalgasından dolayı) haber portalları, forumları ve sözlükleriyle, iç yapılarına ufaktan ufaktan bile olsa çeki düzen vermeye girişti.

Ne beni, ne sokağın başındaki bakkal Mehmet Efendi'yi, ne Başbakan Erdoğan'ı, ne Hz. Muhammed'i, ne Erol Köse'yi, ne de Atatürk'ü bilâ istisna herkes aklı çıkarcasına sevmek zorunda değil. Bazı insanların da hayatın vitrininde olan böylesi ünlü-ünsüz isimlere kendince rezervler koyma, onları eleştirme hakkı hep olacaktır. Olmalıdır da... Fakat, bu ülkedeki bazı heveskâr kalemşörlere eleştiri yolunu açmadan önce, "eleştiri" ve "hakaret"in ne anlamlara geldiğini henüz ilkokuldan başlayarak ayrı ayrı iyice bir belletmek gerekiyor. Hükûmetin yakın gelecekte medyaya ilişkin olarak gerçekleştireceği bir dizi yeni yasal düzenlemeden sonra bu konudaki son hukukî boşluklar da dolacak ve eleştiri yapmasını bilmeyenler, bu eyleme kalkışınca coşup kendilerini kaybedenler yazı-çizi âleminden otomatik olarak diskalifiye edilecek.

Ekşi Sözlük'ün (görünüşe göre "hukuk eğitimli" biri olmasına rağmen) din ve dince kutsal sayılan bütün kavramlara karşı en azgın, en ölçüsüz, en saygısız elemanı "Avasas"... Hayata senin perspektifinden bakanların benim gibi adamlardan günahları kadar haz etmediğini elbette ki çok iyi biliyorum; fakat sanırım gelinen şu son noktada artık sen ve ardındaki ateist klan da delikanlı gibi kabul edersiniz ki "maçı ben kazandım."

Biraz zor da olsa, henüz yeterince hazmedemediğiniz bir "hukuk düzeni"ne zaman içinde hep birlikte alışacaksınız.

* * *

Geçen pazar bu sütunlarda yayımlanan "İdealist insanlara 'Bütün hayatını boşa harcadın' mesajı vermek için çırpınanlar" başlıklı köşe yazımı hafta boyunca ulusal medyada en çok okunan, alıntılanan ve tartışılan makalelerden birine dönüştüren, ona Facebook, Twitter gibi internet ortamlarında paylaşım rekorları kırdıran bütün duyarlı insanlara en samimi teşekkürlerimi sunuyorum. İlk aşama için maksat fazlasıyla hasıl olmuştur. Yalnızca e-posta adresime bu yazıya ilişkin olarak gelen (çoğu sevgi ve destek ifadeleriyle dolu) mesajların sayısı 200'ü geçmiş durumda... "Çürüme"yi kamuoyuna teşhir yolunda bundan sonra da gerekenler tarafımdan aşama aşama yazılacaktır. "Mahalle"de son dönemlerde olup bitenlerden rahatsızlık duyanlar, lütfen takipte kalın!

* * *

Yine, geçen pazarki sayfamızın en önemli gündem maddeleri arasında yer alan "Yapımcı-Yönetmen-Senarist İsmail Güneş'in 25'inci Sanat Yılı Kutlaması" meselesinde de bu memlekette delikanlı adamlar ve kadınların henüz dibe vurmadığını, sayıları sınırlı da olsa hâlâ vefâlı insanların bulunduğunu gözler önüne seren çok güzel gelişmeler yaşandı hafta boyunca... Aslına bakarsanız, bu konuya gelecek pazar etraflıca girmeyi düşünüyordum; fakat son bir kaç gündür tanık olduğum Müslümanca tepkilerden öylesine yoğun bir sevinç duyuyorum ki okuduğunuz yazı kapsamında olup bitenlerin en azından özünü sizlerle paylaşmadan duramadım.

Evet; geçtiğimiz hafta sonu mütedeyyin sinemaseverlere yaptığım çağrıdan sonra, İsmail Güneş ve sinemasını sevenler, bu sanatçının filmleriyle büyüyenler beni âdetâ bir mesaj bombardımanına tutarak sevgili Güneş'e en üst düzeyde sahip çıktılar. Gelen mesajlardaki ana fikir ise ortaktı: "Varsın yerel yönetim falan düzenlemesin o kutlama törenini! Bizler henüz ölmedik, maddî ve manevî anlamda her ne gerekiyorsa hepimiz organizasyonun birer tarafından tutar, 'Millî Sinema' akımının bu önemli temsilcisine güzel bir 25'inci yıl kutlaması yaparız! Böylesi bir vefâ gösterisi için hiç kimsenin iznine ya da ianesine ihtiyacımız yok!"

Sonuçta, ardı ardına gelen teklifler ve oluşan imkânlar sayesinde, gururla açıklıyorum ki 25 Aralık Pazar günü, İstanbul-Üsküdar Gençlik Merkezi'nde "İsmail Güneş Sineması'nın 25 Yılı" başlıklı bir etkinlik düzenleme kararı aldık. Anılan tarihte bütün bir güne yayılacak bu organizasyonda Güneş'in filmografisinden en beğenilen dört yapıtı ardı ardına göstereceğiz; sonrasında da akşam saatlerinde yine onun sinema sektöründeki mücadelesine ilişkin bir panel gerçekleştirilecek. Geceyi ise bu sanatçımıza vereceğimiz, simgesel değere sahip bir "25'inci Yıl Onur Ödülü" ve "teşekkür plaketi"yle noktalayacağız.

Şu kısacık hayatta kendime mesele ettiğim "vefâ ve dayanışma" odaklı diğer pek çok organizasyon gibi, nicedir hayâl ettiğimiz bu toplantı da sağ salim gerçekleşecektir Allah'ın izniyle... Günlerdir -bütünüyle mütedeyyin sinemaseverlerin arzusu ve destekleriyle gerçekleştirilecek olan- bu kutlama programının içeriğini biçimlendirmekle uğraştığımı belirtip, diğer bazı ayrıntıları sizlerle paylaşmayı ise gelecek haftaya bırakıyorum. Kolay unutanlar kolay unutulur. Bizler ise kolay unutanlardan olmamaya kararlıyız.

* * *

İTO / İstanbul Ticaret Odası tarafından düzenlenen ve benim de jüri üyeleri arasında yer aldığım "2'nci Altın Kepenk Ulusal Kısa Film Yarışması"na başvurular sona erdi. Yarışmanın sekreteryası, hafta içinde diğer bütün jüri üyeleri gibi (toplam 9 jüri üyesiyiz) bana da aday filmleri DVD formatında gönderdi; şu sıralarda onları tek tek izleyip puanlamakla meşgûlüm.

Merak edenlere de hemen söyleyeyim: 15 gün içinde tamı tamına 174 film izleyip bunları teknik ve sanatsal açıdan değerlendirmekle yükümlüyüz! O yüzden, hiç kimse, üzerimize düşen görevin çok kolay olduğunu ve sorumluluğumuzu üfürerek yerine getirdiğimizi falan düşünmesin. Tam aksine, verilen emekleri, ortaya konulan sanatsal yaratıcılıkları ve en önemlisi de "kul hakkı"nı gözetmek adına son bir kaç gündür evdeki televizyon ekranının başında resmen canım çıkıyor!

Bu yılki ana teması "alın teri" olan "Altın Kepenk"in sonuçları, 30 Aralık 2011 Cuma günü İstanbul Ticaret Üniversitesi Eminönü Kampüsü'nde düzenlenecek ödül töreni sırasında açıklanacak.

* * *

Aynı şekilde, jüri üyeleri arasında bulunduğum bir başka yarışma, ÖĞ-DER / Şuurlu Öğretmenler Derneği tarafından düzenlenen "İyi insan olmak" temalı "Kısa Film Senaryo Yarışması"nda da son düzlüğe girildi. Başvuru sürecinin tamamlanmasının ardından, kendilerine gelen senaryoları biçim ve içerik itibarıyla ön elemeden geçiren ÖĞ-Der yetkilileri, yapılan bu ön elemenin ardından da temel yeterlilikleri karşılar nitelikte 73 adet kısa film senaryosunu bizlere (burada da 7 jüri üyesiyiz) topluca ileterek okuyup değerlendirmemizi talep ettiler.

Katılımcıların içleri değerlendirme kalitesi açısından rahat olsun; bütün aday eserler tarafımızdan tek tek okunuyor ve dahası her bir senaryo bizlere yalnızca "rumuzlu" olarak gönderildiği için hiç bir eserin sahibini de bizzat tanımıyoruz. Bu yarışmanın sonuçları ise 24 Aralık 2011 Cumartesi günü, Ankara-Beşevler'de bulunan Başkent Öğretmenevi Konferans Salonu'nda düzenlenecek ödül töreni sırasında açıklanacak.

Her iki yarışmanın jüri üyeliği de "gönüllü katılım" esasına göre yürümektedir. Harcadığımız o ciddi zaman ve yoğun entelektüel efor karşılığında, Türk sinemasına ve genç sinemacılara destek olup moral vermekten gayrı hiç bir çıkarımız yoktur. Bu da böyle bilinip, bir kenara özenle not edile...