Biz çok "tutunamayan," hikâyesi dinledik. Çoğu da "kriz-entellektüel" durumlarla ilgiliydi. Bazıları bunu sosyal hayata, varoşlara falan taşıdı.
Benim bu fantazyalara karnım tok. Ben reaileteden yanayım. Nedir o? Şudur: Ülkemizdeki 15 yaş üstü 52 milyon nüfusun 17,3 milyonu köylerde, 12,2 milyonu kentlerde, 7,9 milyonu varoşlarda (Bunlar hâlâ köylüdür, dikkat edin), 12,2 milyonu kentsel alanlarda (Bunların da yarısı hâlâ köylüdür), 1,1 milyonu lüks alanlarda oturmaktadır (Konda'nın son araştırması, Radikal 23 Kasım 2008).
Demek ki "köylülük" toplumun baskın özelliğidir. Peki "köylülük nedir?". Bu ayrı bir yazının konusu. Şimdi biz zurnanın zırt dediği yere bakalım. Adam dere içine (yani Hazine arazisine) evi yapmış. Her yağmurda hanesini su basıyor o da feryadı basıyor "Nerde devlet? Nerde belediye" Belediye ile devlet anında cevap veriyor "Buradayız!" Adam haykırıyor, "Kurtarın bizi bu rezillikten, biz adam değil miyiz?". Belediye ile devlet birlikte: "Hay hay; kurtaralım. Sen şu dere içine yaptığın evden çık, biz sana ev vereceğiz." Adam: "Olur mu ama, ben evimi müteahhide versem en az üç daire alırım; siz bir daire veriyorsunuz, olmaz, istemem".
Bak, bak, bak!....
Dere içindeki Hazine arazisine ev yapıp da bundan rant elde etmeye çalışan köylüye bak. İşte bu son elli yılda ülkede olup bitenleri izleyen, sıfırdan zengin olanları gören, köşe dönmenin kaça patladığını bilen bir adamın aklıdır. Bu aklı oluşturan ise ülkenin elli yıllık siyasileridir. Onların planları, oy avcılığı, tavizleri bu yoldan geldikleri iktidardır. Adam bundan cesaret alıyor. Çünkü o iktidarlar evini yıkacakları yerde, ona yol getirmiş, su getirmiş, elektrik getirmiş.
Adam geçen elli yıl içinde şehrin civarındaki gecekonduların nasıl zamanla şehrin ortasında kaldığını, zamanında oralarda bir arsa çevirenlerin nasıl 10-15 katlı apartımanlara kavuştuğunu, bu şehre bu sebeple "taşı toprağı altın" denildiğini biliyor. Bu süreci ya kendi tanıyor, ya babasından dinlemiş. Bu arsa işi büyük şehirlere akıl almaz bir rant kapısı açmıştır. Kapı hâlâ açıktır. Göç devam ettikçe açık kalacaktır. Önce gelenler bir zaman "yoksulluk nöbeti" tutmuş; susuz, yolsuz, elektriksiz kalmış, ama direnmiş ve sonunda şehrin genişlemesi ile çocuklarına, hatta torunlarına yetecek bir servete konmuştur. Köyde kalsa bu servetin rüyasını bile göremezdi. Şehrin sınırı gecekondu mahallesini içine alıp orası oteller, mağazalar, iş yerleri ile dolunca daha ötelere taşınıyor. Nefsi İstanbul'un dışında çok çok uzaklarda başka başka İstanbullar oluşuyor, ha bire büyüyor. Şehir büyüdükçe varoşlar da büyüyor.
Bakınız bu büyümenin nimetlerinden sadece gecekondu yapan köylüler yararlanmıyor. Kuyumcu, kumaşçı, doktor, müteahhit, yüksek maaşlı bürokrat, belediye mensubu, milletvekili, galeri sahibi her meslekten parası olan her fert faydalanıyor.
Bunlar İstanbul'u çevreleyen kasabalardan, köylerden tarlalar, bağlar, araziler alıyor ve pusuya yatıyorlar. Ne zaman ki oralar imara açılıyor, bire aldıklarını bine satıyorlar. Hatta imara açılmayı beklemeden aniden kaçak inşaatlarla bir semt kuruluyor. Ve bu maceranın içinde yer alanlar "tutunmuş" oluyorlar. "Yoksulluk nöbeti" bir sonraya kalan göçmenlere veriliyor. Bunlar barakalarını, kondularını daha gerilere yapıyor; kağıt topluyor, çok zor şartlar altında "tutunmaya" çalışıyorlar. Önlerindeki hedef bir önceki nesil ile gelmiş ve oraların efendisi olmuş hemşehrileridir. Gençler bu sebeple babalarına, dedelerine kızıp dururlar. "Siz de vaktiyle bağı-tarlayı satıp, şuralardan birkaç arsa alsaymışsınız biz şimdi köşe olmuştuk, köşe" derler.
Ancak elli senedir süren bu "yoksulluk nöbeti" gittikçe zorlaşmakta, şehir artık bu nüfusu besleyememekte, en azından kurak bir yaz bütün İstanbul'u kasıp-kavurmaktadır.
Minibüsler, işporta arabaları, seyyar esnaf artık şehrin merkezine girmekte zorlanıyor; iş yok, aş yok. Belki de güzel günler geçmişte kaldı, atı alan Üsküdar'ı geçti.
Hayır, öyle değil. Efsane o kadar güçlü ki bu şehrin hâlâ "taşı toprağı altın". İster TOKİ çalışsın, ister bazı gözde semtler zenginlerin korunaklı siteleri olsun, her zaman işgale uygun bir Hazine arazisi bulunabilir. Ve orayı bir gece çevirip, başında nöbet tutan bu şehirde "tutunabilir".
Tutunanlar her gece tek odalı kondularında çocuklarına ünlü müteahhitlerin, fabrikatörlerin, nasıl sıfırdan gelip yükseldiklerine, zengin olduklarına dair masallar, efsaneler anlatır. Çocuklar bu hikâyelerle uyur, bu hikâyelerle büyür. Sonunda meşru, gayrımeşru bir yol tutar, "tutunur". Tutunamayanlar'ın şansı yok, çünkü gökten sadece üç elma düşüyor.