A.Turan Alkan (Zaman), çok yakınlarda (24 Ocak) yazısına şu başlığı seçmişti: "Karargâhta neler oluyor?"
Gördüğünüz gibi ben de bu başlığa "ve sair yerlerde neler oluyor" sorusunu da ekleyerek yapabildiğim kadar zenginleştirmek istiyorum.
A.Turan Alkan, yazısına şu cümlelerle başlıyordu: "Ordu artık en güvendiğimiz kurum değil; karizmaya kötü çizik alıyor. 'Kurumu savunalım' diye çürük elmaların üstüne kamuflaj brandası çektiler."
Önceki günkü Taraf'ta Neşe Düzel'e konuşan "A&G Araştırma Şirketi" sahibi (sadece "sahip" olmadığını belirtelim!) Adil Gür'e göre de, "Orduya güven en düşük noktada"dır.
Gür'ün verdiği rakamlar gerçekten moral bozucu! "Ergenekon soruşturması"ndan önce orduya güven yüzde 90 civarındayken, son darbe ve suikast iddialarıyla birlikte bu oran yüzde 63.4'e düşmüş. İlk önemli düşüş (% 90'dan) "Ergenekon" ile (% 80-85), sonuncusu ise (%63.4) son günlerin malum haberleri ardından gerçekleşmiş.
Bugüne kadar birkaç kere belirtmiştim: "Ordu"nun yapılan kamuoyu araştırmalarında her daim başa güreşmesinin asıl nedeni, deneklere yöneltilen "En çok kime güveniyorsunuz" sorusunun altında yer alan seçenekler arasında bu kuruma yer verilmesiydi. Bana göre, bu haddinden fazla münasebetsiz bir "nabız tutma" işlemiydi. "Ordu"yu işaretlenmesi istenen seçenekler arasına yerleştirmek eğer bir "kurnazlığın" eseri değilse, kötü bir alışkanlığın sonucuydu. Sonuç olarak da, bizim memlekette "denekler" denilen kitle de "tecrübeli" olduğu için, soruyu yönelten anketçiye "Ne biçim seçenekler listesi bu böyle, ben en çok anama, babama, oğluma, kızıma, dostuma güvenirim" tarzında bir cevap vermiyordu.
Bir zamanlar yüzde 90'lar seviyesinde olduğu söylenen bu oranın bu derece büyük çıkmasında-başa görüşmesinde hiç kuşkusuz, medyanın "Ordu"dan sürekli olarak "göz bebeğimiz" olarak söz etmesinin etkisi de vardı.
Oysa salim kafayla düşünecek olursak, "medeni bir ülke"de "Ordu"nun güvenilirliğini kamuoyu araştırmalarıyla test etmek akla hayale gelmeyecek bir münasebetsizliktir. Çünkü bu diyarlara "Ordu" da, diğerleri gibi bir "devlet aygıtı"ndan başka bir şey değildir. Toplumun her gün onunla yatıp-kalkması hoş karşılanır bir tutum değildir."Sivil hayat"ın önceliği, değeri ve erdemi bunu gerektirir.
Yani diyeceğim, bir ülkede "sınır tanımayan askerler"den söz ediliyor ise, bunun böyle olmasının nedenleri arasında toplumun acayip sorularla şaşırtılması ve şaşması da vardır.
Gelelim A. Turan Alkan'ın yazısından aktardığım cümlelerde (de) yer alan "çürük elmalar" meselesine:
Dikkat ederseniz, bugünlerde harareti daha bir yükselen "Ordu" merkezli tartışmalarda bu "çürük elmalar" meselesi yine gündemdedir. Pek çok yoruma göre karşılaştığımız sorun "çürük elmalar"dan (ve bunun bir türevi olan "ordu içindeki cunta faailiyetlerinden") kaynaklanmaktadır. Nitekim bir köşe yazarı dünkü yazısında , Org. İlker Başbuğ'un yumruğunu masaya vurarak "Siz bu orduyu, tümünü nasıl böyle itham edersiniz?" demesini "Bu cümlede dikkati 'tümünü' sözcüğüne çekmek gerekir" diyerek okuyucularının dikkatine sunuyordu. Yani "çürük elmalar" meselesi özetle...
Oysa bana sorarsanız, bir kere daha karşımıza çıkan büyük mesele, "çürük elmalar" metaforu ile altından kalkılabilecek türden değildir. Bu büyük meselenin altından, kimilerinin gecikmeden önermeye başladıkları gibi, "çürük elmalar ayıklansın ve ordu tekrar göz bebeğimiz konumuna tekrar kavuşsun" retoriğiyle de kalkılamaz. Çare "sivil hayat"ın önceliği, değeri ve erdemi sürekli vurgulanarak "ordu"nun olması gerektiği gibi bir konuma yerleştirilmesindedir. Tekrar edelim isterseniz: "Ordu", demokrasilerin yerini ve görevini açıklıkla tarif ettiği bir "devlet aygıtı"dır sadece. Onu bir takım benzetmelerle bezeyip olduğundan farklı göstermeye çalışmak, kamuoyu araştırmaların başta gelen bir sorusuna dönüştürmek -tabii olarak- aslında ona kötülük yapmaktır. Sonuçta karşısına çıkan bu "Ordu", kendisinin bir "devlet aygıtı"ndan ibaret olduğunu kabul etmeyecek, kendisinin devletin değil "milletin ayrılmaz bir parçası" olduğunda ısrar edecek ve de bunun tabii bir sonucu olarak kendisini "koruma ve kollama" gibi bir ordunun üzerine vazife olmayan vazifelerle donatacaktır.
Konu -herhalde!- önemli, devam ederiz.
Ancak konuya ilişkin yeni bir fasıla işaret etmek amacıyla bugün şu kadarını söylemeden de geçmeyelim: Taraf'ın önceki günkü sayısında yer alan bir belge bizim konuya başka açılardan bakmamızı da gerektiriyor. Bu belgeye ilişkin haberde, darbe heveslilerinin yüzlerce muvazzaf subay ve astsubayı darbenin hemen ertesinde ordudan uzaklaştıracağı söyleniyordu. Dikkat edin, her yıl YAŞ kararıyla ordudan uzaklaştırılan az sayıda muvazzaftan söz etmiyoruz. Yüzlerce muvazzaf söz konusu imiş.
Bana sorarsanız, bu habere konu olan belge, bizi ciddi biçimde korkutmalıdır. Ordu-Hükümet, Ordu-Toplum, Ordu-Siyaset gibi kan uyuşmazlıklarını biliyorduk. Ama bu bambaşka bir şey. Eğer bu uyuşmazlık eğer söylendiği gibi "Ordu" içinde de bu noktaya varmış ise, bu gelişme hepimizi düşündürmelidir.