Genel olarak bakıldığında hem Mısır'da hem Batı dünyasındaki temel endişe ve tartışma eğer Müslüman Kardeşler iktidara gelirse nasıl bir yönetim anlayışının öne çıkacağıdır. Özellikle Tunus'daki seçimleri Nahda'nın kazanmasından sonra bu soru daha fazla önem kazanmıştır. Mısır aynı Türkiye gibi bir başka "Müslüman Demokrasi" örneğini mi sunacak dünyaya, yoksa İslami değerleri daha öne çıkaran ve bir nevi belki de İslami siyaset düşüncesinde yeni çığırlar açacak bir "İslami Demokrasi" modeli mi oluşturacak? Nedense birçok kişi Mısır'da "Müslüman Demokrasi" ya da "İslami Demokrasi"yi oluşturacak bir potansiyelin gücünü, doğasını ve negatif yanlarını tartışmıyor. Belki de bu yüzden Türkiye modeli tartışmaları artık o kadar sığ bir hale geldi ki, kendisini tekrar etmekten öteye geçmiyor. Peki Mısır'dan bir "İslami Demokrasi" modeli çıkar mı? Eğer çıkarsa nasıl bir "İslami Demokrasi" olur?
MISIR'DAKİ EKSİKLİK
Birinci olarak vurgulanması gereken nokta Mısır'da bir "İslami demokrasi" kurabilecek ve kavramları yeniden tanımlayarak yeni tahayyüllerle yeni açılımlar üretebilecek bir entellektüel camia şimdilik yoktur. Bir çok entellektüel hala kavramların orjinal tanımını bile çok yakından tanımamaktadır. Bu hem Al-Azhar ulaması için hem de diğer üniversite profesörleri için böyledir. Bu durum özellikle "İslami Demokrasi" konseptiyle yakında ilgili olan sekülerizm, liberalism, demokrasi, modernite, laiklik, din-siyaset vb gibi temel kavramlar için geçerlidir. Son dönemde bu kavramları yeniden tartışmaya yönelik bir ilgi görülse de bu ilgi daha çok siyasi amaçlar için olup entellektüel derinlik getirip yeni açılımlar yapma potansiyelinden uzaktır. Bu konuda en iyi örnek Başbakan Erdoğan'ın Mısır'a yaptığı gezide yaptığı laiklik çağrısıdır. Bu çağrının en büyük faydası (birçok haklı eleştiriye rağmen) bu kavramları tanıma ve yüzleşme açısından Mısır'da yaptığı etkidir. Fakat bu etki de uzun sürememiştir çünkü Mısır entelektüelleri ve siyasetçileri Erdoğan'ın yaklaşımına entellektüel düzlemde değil siyasi düzlemde yaklaşmıştır. Bu durum hiçbir ciddi tartışmayla sonuçlanmadığı gibi aksine koku eskilere dayanan ve derinlerde yatan gururlu Mısırlı anlayışını öne çıkarmak için bir gerekçe teşkil etmiştir.
Sekülerizm ve din-devlet ilişkileri bağlamında en garip ve ilginç olan ise Mısır'da yapılan birçok tartışmada öne sürülen yaklaşımın aslında Hindistan sekülerizmine hem kavramsal hem de yer yer konsept olarak yakınlığına rağmen hemen hemen hiç kimsenin Hindistan sekülarizminin ana karakterlerinden haberinin olmamasıdır. Eğer yapılan tartışmalar Hindistan sekülarizmine atıfla yapılsa hem tartışma zenginleşebilir hem de belki yeni açılımların yapılmasına dolaylı bir katkı yapabilir.
İslami demokrasi tartışmalarıyla alakalı bir diğer konu ise yapılan tartışmalardaki islami referansların toplumda hala negatif bir anlam taşımasıdır. İslami söylem birçok açıdan Selefiler tarafından domine edilmekte ve bu durum zaten yıllardır oluşturulan negatif yaklaşımı sadece derinleştirmektedir. Bu süreçte belirleyici rol oynaması beklenen Müslüman Kardeşler ise fikirsel anlamda aslında tarihinin en zayıf noktasındadır. Siyasi ve iktidara gelme şansı olarak tarihinin en zirve noktasında olan Müslüman Kardeşler'in nasıl olup da fikirsel olarak topluma önderlik etme ve yol gösterme açısından tarihinin en zayıf noktasında olduğu meselesi tartışılması gereken bir konudur. Bunda yıllardır süren baskı ve zulümlerin sonucu olarak fikirsel bir daralmanın olduğu gerçeği kadar son 30 yıldır yaşanan tarihi kırılmanın etkisi de vardır. Müslüman Kardeşler artık ellili ve altmışlı yıllardaki gibi değildir. Hem okudukları ana kitaplar hem de tartışma konuları değişen dünyayla beraber değişmiş ve dönüşmüştür. Örneğin Müslüman Kardeşler'e ait bir kişinin ifadesine göre bugün için üyelerin ancak %10'u Seyyid Kutub ya da Hasan El-Benna'yı okumuştur. Bu açıdan Müslüman Kardeşler'in bugünkü gerçekliği ile uluslararası kamuoyunun Müslüman Kardeşler'e bakışı arasında çok net bir zıtlık vardır. Müslüman Kardeşler bir nevi kendi gerçekliğiyle yüzeleşmeyi bırakarak kendisine yönelik bakış açısına parallel olarak 'savunmacı' bir refleksle hareket etmektedir. Selefilerin İslami söylemi domine ettiği, Müslüman Kardeşler gibi göreceli olarak orta yolu savunan hareketlerin entellektüel olarak zayıf olduğu bir ortamda "İslami Demokrasi" konsepti geliştirmek zor olmasa bile uzun bir süreç gerektirecektir.
ORTADOĞU'DAKİ TÜRKİYE ÖRNEĞİ
"İslami Demokrasi" konseptiyle alakalı bir diğer sorun ise İslam'ın nasıl ve ne tür yollarla yönetim mekanizmasına dâhil edileceği meselesidir. Örneğin Müslüman Kardeşler âlimlerin de dâhil olduğu bir anayasa mahkemesi usulü bir mekanizmanın kurulmasını ve bu mekanizmanın meclisten çıkan kanunları İslami açıdan bir denetimden geçirmesini önermektedir. İlk görünüşte İran'daki Velayeti Fakih sistemini çağrıştıran bu yaklaşım uzun vadede rasyonel ve sürdürülebilir gibi görünse de işleyiş şekli ve seçilecek kişilerle alakalı derin sorunları barındırabilecektir. Örneğin en temel sorun ilgili kuruma seçilecek kişilerin âlimliğinin yeterli olduğunun kabulü ve dolayısıyla bütün Müslümanların onların yorumlarına saygı göstermesi nasıl sağlanacaktır? İslami merkeze alan bir yönetim şeklinin önündeki en büyük sorun islami temsil eden alimlerin toplumdaki saygınlığı ve kredibilitesi meselesidir. Bugünkü islam dünyasında meşrutiyeti Müslümanların çoğunluğu tarafından kabul edilen alım sayısının azlığı göz önüne alınıp bu açıdan bakılınca din adamlarının otoritesini kaybettiği bir ortamda islami çekici ve modern sorunlara cevap veren bir din haline (bunun batılıların bahsettiği islami reforme etmekle alakası yoktur ve kastım o değildir) kimin getireceği sorusu büyük önem kazanmaktadır. İran'da ve Şii anlayışında din adamları o kadar büyük bir otorite ve saygıya sahiptir ki, sünni dünyada bunun bugün için bir dengi bugün için yoktur. Batı ve Doğu'yu anlayıp bu iki birikimin ötesine geçmeden "İslami demokrasi" mümkün olabilir mi? Eğer bir tür yeni bir alım prototipi üretmeden "İslami Demokrasi" mümkün değil ise bu geçiş sürecinde Müslümanların "Müslüman Demokrasi"den başka alternatif yönetim anlayışı yok mu? Belki de Ortadoğu'daki Türkiye'ye olan ilgiyi bu açıdan okumak gerekir.
* İspanya Sevilla Üniversitesi Doktora Adayı ve Kahire Üniversitesi Misafir Araştırmacısı (Metkan82@hotmail.com)
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yeni Şafak Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan köşe yazısı/habere aktif link verilerek kullanılabilir.