1983' ten sonra Turgut Özal'la birlikte devlet, Güneydoğu'da huzur ve sükûnun tesisi, kalkınmanın gerçekleşmesi için azımsanamayacak miktarda yatırımlar yapmış, bölgeye kaynak aktarmıştır. Ancak yapılan yatırımlara, harcanan kaynaklara rağmen kayda değer bir sonuç alınmamıştır.

Bunun nedenleri arasında bölge insanın eğitim düzeyinin yetersizliği, dışarıdan yapılan provokatif yönlendirmeler, sivil toplum örgütlerinin meselelere duyarsızlığı, devletin Güneydoğu ve Doğu illerine ait resmi yeterince doğru okuyamaması, kültürel anlamda bölgeyi homojen bütünlüklü bir yapı olarak algılaması, nitelikli din eğitimi veren kurumların olmaması gibi nedenleri sayabiliriz. Bu nedenleri daha da çoğaltmak mümkündür.

DEVLETİ TEMSİL EDEN BÜROKRATLARA DİKKAT

Fakat kanaatimizce Güneydoğu'daki problemlerin iki önemli temel nedeni vardır. Bunlardan birincisi; bölgede görev yapan bürokrasinin halkın sorunlarını çözme konundaki duyarsızlığı ve yetersizliğidir. İkincisi ise sosyal yapı ile devlet arasındaki çarpık ilişkiden kaynaklanan sorunlardır. Şöyle ki; genelde bürokrasinin tepe yöneticileri ve onların yardımcıları konumundaki daire amirleri sorunlarla ilgilenme yerine kamu kaynaklarını kullanarak bilboardlarda kendi reklamlarını yapmayı tercih eder, tanınır olabilmek için spesifik konulara odaklanırlar. Bürokrat olmayı sıra gecelerine katılmaktan ibaret zanneder, çeşitli vesilelerle kente davet edilen sanatçıları ağırlamayı, onlarla aynı fotoğraf karesinde bulunmayı veya yerel ve ulusal basında görünmeyi kenti iyi yönetmekle eşdeğer kabul ederler. Diğer bir ifadeyle bürokrasi, gerçek anlamda iş yapmak yerine iş yapar gibi görünmeyi tercih etmektedir.

Bu bağlamda bir meslektaşımın anlattığı anekdot meseleyi daha iyi izah edecektir. Yıllar önce bir vali, üniversitenin eğitim-öğretime başlaması münasebetiyle yapılan törende muhataplarına, "12 çocuk yapmayın" der. Meslektaşım vali danışmanına dönüp sorar; "12 çocuk yapmayın tavsiyesi de nerden çıktı?". Danışmanın cevabı ise manidardır: "Vali beyin okuduğu bu metni aslında falanca kenar semtte yapılacak konuşma için hazırlamıştık, fakat metin yanlışlıkla burada okundu".

Bu örneğe bakarak bürokrasinin yaptığı işe ne kadar önem verdiğini anlayabiliriz.

SOSYAL DOKUNUN NEDEN OLDUĞU TOPLUMSAL SORUNLAR

Güneydoğu'da sosyal dokunun ortaya çıkardığı problemlere gelince; belki bu problemlerden bir kısmı bazı kentlerde diğerlerine göre daha baskın olabilir. Ama sonuçta isimleri farklı da olsa bu kentler sosyal doku itibariyle birbirine benzemektedir. Bu anlamda Güneydoğu ve Doğu'daki kentleri dört kısma ayırabiliriz:

Birincisi: Kentin ortalama insanlarıdır. Bu sınıfa mensup insanlar devlete son derece bağlıdırlar. Vergilerini asla aksatmazlar. Kırmızı ışıkta geçince cezasını öderler. Muhafazakâr değerleri ayakta tutarlar, ihale takipçiliği yapmaz destekleme almazlar. Polisi görünce önlerini ilikler, valiyi görünce selama dururlar. Zamanında askere gider, varoşlarda yaşarlar. Çocukları sıradan okullarda, sıradan sınıflarda, durumundan gayrı memnun öğretmenler tarafından eğitilirler, spor yapacak yer bulamaz, özel sınıflara alınmazlar. Zira müktesebatları buna yeterli değildir.

İkincisi: Toplumun elitleri dediğimiz, brahmanın başından yaratılanılar ki bunlar farklı mesleklerde, meşreplerde görünseler bile aralarında sınıfsal dayanışma vardır. Kentte pek fazla bilinmez, görünmezler. Fakat kentle ilgili kararlarda son derece etkili ve yetkilidirler. Çocukları özel okullarda okur. Devlet okullarında bile onlar için ayrıcalıklı sınıflar oluşturulur. Çıkarlarını koruyup kentten daha fazla rant elde etmek için gerekirse camiye gider sarık bağlar, gerekirse kiliseye gider boynuna haç takar, gerekirse havraya gider kippa giyerler. Bazıları kamuoyunda dini kimliğiyle, bazıları milliyetçi kimliğiyle, bazıları liberal kimlikleriyle, bazıları etnik kimlik üzerinden siyaset yapmalarıyla ünlenmişlerdir. Ama sonuçta kapalı kapılar ardından bunların bütünü, aynı değirmene su taşırlar. Sınıf menfaati söz konusu olduğunda kamuoyunda bilinen kimliklerini bir tarafa bırakıp ortak çıkarları etrafında kenetlenirler.

BAŞKA BİR FEODALİTE VAR

Üçüncüsü: Kan bağına dayalı toplumsal birliktelik oluşturanlar. Ben bu yapı için bazılarını ifade ettiği gibi aşiret veya feodal yapı kavramını kullanmıyorum. Zira bu iki kavram sosyolojik açıdan mevcut fiili durumu karşılamamaktadır. Feodalizm veya Derebeylik, 'Ortaçağ Avrupası'nda rastlanan toplumsal, siyasal ve ekonomik örgütlenme biçimidir. Feodal toplumun siyasi örgütlenişi, koruyan-korunan (süzeren-vassal) ilişkisine dayanır. Oysa bizim geleneğimizde böyle bir örgütlenme biçimi söz konusu değildir. Aşiret kavramına gelince; Osmanlı'dan günümüze kadar sayıları binlerle ifade edilen aşiretler, Anadolu'nun sosyal durumunun şekillenmesinde, Anadolu halkının kimliğinin teşkilinde çok önemli rol oynamış âdeta bir mihenk taşı olarak değerlendirilmişlerdir. Dolayısıyla bölge için yapılan tanımlamalarda kullanılan aşiret ve feodalite kavramlarının kullanılmasını doğru bulmuyorum.

Dördüncüsü: Etnik kimlik üzerinden siyaset yapanlar. Ben burada son iki sınıf ile ilgili olarak herhangi bir değerlendirme yapmayacağım. Zira bu iki kesim kamuoyu tarafından gayet iyi bilinmektedir. Bu guruplar içerisinde devletin itibar etmediği sınıf ise birinci sırada yer alan orta kesimdir.

DEVLET YETERİNCE DEĞİŞTİ

Devletin bu sınıflarla olan ilişkisine gelince; devlet dediğimiz aygıt bu bölgede halkı muhatap alma, sosyal dokuyu tanıma yerine küçük bir azınlığı dikkate alma, onların isteklerine cevap verme kolaycılığına kaçmıştır. Devlet yakın tarihe kadar bölgeyle ilgili politikaların iki, üç ve dördüncü sınıflar üzerinden yürütmüş, karşılıksız teşviklerle onları ekonomik güç haline getirmiştir. Siyaseti onların tekeline bırakmış, siyaseti orta kesime karşı adı geçen guruplar eliyle manipüle etmiştir.

Bütün partilerin aday belirleme konusunda ki yaklaşımı bunun en güzel örneğidir. Bölge milletvekillerin belirlenmesi, belediye başkanlarının seçimi halkın beklentilerinden ziyade küçük bir azınlığın beklentileri istikametinde gerçekleşmiştir. İlin yönetilmesinden sorumlu olan mülki erkân, nüfuz sahibi bu zümre tarafından yönlendirilmekte kamuya ait kaynakları kendi çıkarları istikametinde kullanmaktadırlar.

Son yıllarda AK Parti hükümetleriyle birlikte devletin bu konudaki yaklaşımında ciddi bazı değişiklikler meydana gelmiş, orta sınıfın ekonomik gelirden ve refahtan daha fazla pay alması sağlanmıştır. Yapılan duble yollar, sağlık sistemindeki iyileşmeler, eğitimde derslik sayısındaki artış, inşa edilen yeni üniversiteler ile hava alanlarının bu konuda ciddi katkı sunduğu söylenebilir. Ancak bunun yeterli olduğu pek söylenemez. Hâlâ bu konuda yapılması gereken çok şey olduğu inancındayım. Zira bürokrasinin sorunlara yaklaşımı, halkı ilgilendiren meselelerdeki duyarlılığı ve problem çözme tarzında bir değişim ve dönüşüm olmamıştır.

* Doç. Dr., Harran Üniversitesi Öğretim Üyesi