Filistin'e kimin yolu açık?

Sözde demokratik ama esasta otoriter (Mısır gibi) birtakım Müslüman ülkelerin artık Filistin gibi en hayati konularda yaşadıkları çelişkileri aşma zamanı gelmiştir. Filistin meselesinin çözümü yolunda Türkiye'nin sahip olduğu duruş, bölge ülkeleri için yol gösterici olabilir.

Filistin'e kimin yolu açık?
HAKAN ÇOPUR
Kardeşlik hukuku nerede?

Müslüman bir ülkenin neden başka bir Müslüman ülkeye yardım götüren konvoyu bunca çabayla engellediğini, hatta birtakım bahanelerle kafasına taş yağdırdığını durup düşünmek gerek. Zira söz konusu durumun bizatihi kendisinde ahlaki olmayan bir tavır var. Kimden kime giderse gitsin insani dram taşıyan bir konvoya bu muameleyi reva görmek herhalde hiçbir hukukla açıklanamaz. Kaldı ki o konvoyu organize edenler Müslüman, konvoyun ulaşmak istediği insanlar Müslüman ve o konvoya zorluk çıkaranlar da Müslüman. Mısır'ın (çelik duvar dahil) birçok eylemine fetva veren Ezher şeyhi dahi bu çelişkiyi açıklamaya ve bu durumu meşrulaştırmaya yetmez. Çünkü tarih vicdanında Gazze unutulmaz bir yara olarak kalacaktır ve "Filistin'e Yol Açık" konvoyuna atılan taşlar da hatırlanacaktır. Demek ki tek başına Müslüman olmak burada yaşanan krizi anlamlandırmaya yetmiyor. Bu çelişkiyi açıklayabilmek için kardeşlik hukukuna atıf yapmak yeterli olmuyor. Bu işi yapanlar eğer İsrailli askerler olsaydı sanırım kimse bunu yadırgamazdı. Ancak burada söz konusu olan ülke İsrail değil Mısır, söz konusu olan kişiler İsrailli değil Mısırlılar. Dolayısıyla açıklanmaya muhtaç bir çelişki var: Neden Müslüman bir ülkenin polisi, mağdur bir ülkenin insanlarına yardım götüren konvoya taş yağdırır?

JEOSTRATEJİK DENGELER VE MISIR'IN PARLAMAYAN YILDIZI

Ortadoğu'nun en önemli sorunu İsrail-Filistin sorunudur. Dolayısıyla bölgedeki aktörlerin bu konuda oynadıkları roller aynı zamanda bölgesel ağırlıklarını da yansıtan bir anlama sahiptir. Kendini bölgenin en önemli aktörü olarak gören ve Arapların ağabeyi gibi davranan ama son yıllarda yıldızı sön-meye başlayan Mısır, uzun zamandır Batıcı politikalarla yönetilmeye devam ediyor. Ayrıca Mısır'ın, İsrail ve ABD ile barış anlaşması imzaladığı Camp David'den (1978) bu yana her yıl ABD'den 2 milyar dolar civarında yardım alan bir ülke olduğunu da not edelim. Bu miktar, Mısır'ın bölgede İsrail'den sonra ABD'den en çok yardım alan ikinci ülke olduğu anlamına da geliyor. Birçok konuda etkinliğini yitiren Mısır, hâlâ büyük ağabey olma iddiasını ispatlamak için Filistin meselesinin ana aktörü olma çabasında, zira elinde başka bir şey kalmadı. Mısır, Filistin meselesinde Hamas'ı meşru olarak kabul etmiyor. İki-devletli bir çözümün ancak Mahmut Abbas ve el-Fetih ile mümkün olabileceğini düşünüyor. Aynı Mısır, geçen yıl, şu anda Gazze'nin yegâne nefes alma penceresi olan Refah sınır kapısını el-Fetih'in kontrolünde olmak kaydıyla açabileceğini de açıklamıştı. Peki, Mısır Filistin meselesinde Hamas'a neden bu kadar karşı? Çünkü ABD ve İsrail de böyle düşünüyor ve Mısır, çıkarlarını bu iki ülke ile neredeyse özdeşleştirmiş durumda. Mısır yönetiminin, Hamas'a silah temin ettiğini savunduğu (ki kısmen doğrudur) Refah sınır bölgesindeki yer altı geçitlerini kapatmak için sınıra çelik duvar inşa etme girişimi de bu düşüncenin bir parçası. Amaç Hamas'ın gücünü azaltıp el-Fetih ile anlaşmaya zorlamak. Aslında Mısır'ın bu denli Hamas karşıtı olmasının bir diğer nedeni de kendi içindeki Müslüman Kardeşler oluşumu. Mısır'ı yönetenler için Hamas'ın bir anlamda öncüsü/kaynağı olan Müslüman Kardeşler hiçbir zaman tam anlamıyla meşruiyet kazanamamış ve rejim için sorun teşkil etmiştir. Tıpkı Hamas gibi. Dolayısıyla dışarıda Hamas'ın oyun dışına çıkarılması ile içerde Müslüman Kardeşler'in tasfiye edilmesi benzer şeyler Mısır'ın politik karar vericileri için. Tabi bu durum bölgede Hamas, Müslüman Kardeşler ve Hizbullah gibi aktif toplumsal/siyasal yapıları istemeyen Amerikan ve İsrail çıkarlarıyla da aynen örtüşüyor.

FİLİSTİN İMTİHANINDA MISIR VE TÜRKİYE

Eskiden olduğu gibi, Mısır bölgede sözü geçen bir ağabey olmak istiyor. Bu durum da Türkiye gibi ülkelerin Filistin meselesinde aldığı aktif rolü kıskanan, hatta ötekileştiren bir bakış açısına kaynaklık ediyor. Dolayısıyla 1 ay önce İngiltere'den iki İngiliz parlamenterin startını verdiği, farklı ülkelerden binlerce kişinin destek olduğu ama özünde Türkiye'nin öncülük ettiği "Filistin'e Yol Açık" insani yardım konvoyuna Mısır'ın bu denli sert çıkmasını bu yönüyle de okumak lazım. Esasında biraz geriden başlarsak, Başbakan'ın Davos çıkışı ve Türkiye'nin bir bütün olarak Gazze saldırılarına karşı ortaya koyduğu anlamlı tavır, bu süreçte sesi soluğu pek çık(a)mayan Mısır için rahatsızlık kaynağı haline geldi. Çünkü Türkiye'nin sesi İsrail'e karşı çıkabiliyordu, ancak Arap devletlerinin çoğunda olduğu gibi Mısır da bu süreçte verdiği sınavı kaybetmişti. Sonuç olarak bölgede Türkiye'nin bölgedeki itibar ve etkinliği artmaya başladı ve bu da Mısır'ın arzu edeceği türden bir gelişme değil. Mısır'ın aksine, Türkiye bölgedeki her ülkeyle aktif bir biçimde konuşabilen ve sorun çözebilen bir ülke konumunda. Mısır ise Filistin halkının taleplerinin bir sonucu olan Hamas'ı meşru görmeyip ABD ve İsrail perspektifiyle örtüşen bir Mahmut Abbas+el-Fetih tercihi yaptığı zaman zaten bakış açısını ortaya koymuştu. O zaman oyunu tersten oynayan bir Mısır görüyoruz: Türkiye yerine Fransa ve ABD'nin daha aktif olması yönünde inisiyatif kullanan bir Mısır. Bütün iyi görüntüsüne rağmen Ankara ile Kahire arasındaki ilişkilerin, birçok Ortadoğu ülke başkentindeki kadar samimi ve yakın olmadığını söylemek herhalde yanlış olmaz. Ama burada sorunun kaynağını Mısır'ın Filistin meselesine yönelik algısında aramak da sanırım yanlış olmaz. Dolayısıyla konvoya reva görülen muamelenin esasında anlık bir tepki olmadığını, Mısır yönetiminin bu tür girişimlere nasıl baktığını görmek son derece önemli. Zira İsrail'in Gazze ablukası devam ediyor ve bundan sonra da oradaki insanların bu tür yardımlara ihtiyacı olacak.

DEĞER EKSENLİ REALİST DIŞ POLİTİKA

Karl Polanyi "Büyük Dönüşüm" adlı önemli kitabında piyasa ile piyasa sistemi arasında bir fark olduğunu anlatır. Piyasa, toplumla iç içe ortak bir zemin iken piyasa sistemi giderek toplumdan (insandan) bağımsızlaşan ve kendi kurallarıyla yönetilen bir mekanizma haline gelmiştir. Polanyi bunun insan doğasıyla uyuşmayacak bir durum olduğunu ifade eder ve temel tezlerinden biri de budur. Uluslararası ilişkilerde toplum/insan faktörünü devre dışı bırakır ve yaşanan tarihe sadece bir sistem/mekanizma gözlüğüyle bakarsanız o zaman hem kendi toplumunuza yabancılaşan hem de Gazze'deki binlerce insanın yaşam mücadelesine kulaklarını tıkayan bir yönetim ortaya çıkar. Mısır ve benzeri ülkelerde olan şey bir yönüyle budur. Türkiye de yıllarca bazı konularda insan unsurundan arındırılmış bir dış politika yürüttü, belki farkında olarak belki de ol-mayarak. Ama burada bir yanlışlık vardı ve Polanyi'nin dediği gibi bu durum insan doğasıyla bağdaşmıyordu. Son yıllarda Türkiye insan/toplum faktörünü dış politikasının merkezine daha fazla koymaya gayret ediyor ve toplumun değerlerine daha fazla önem veriyor. Gazze bunun sadece bir örneğidir. Ama aynı Türkiye realist yaklaşımlarını ve kendi çıkarlarını da gözetiyor. O halde Türkiye'nin bu yeni dış politika vizyonuna "değer eksenli realist dış politika" nitelemesini yapabiliriz.

Sözde demokratik ama esasta otoriter (Mısır gibi) birtakım Müslüman ülkelerin artık Filistin gibi en hayati konularda yaşadıkları çelişkileri aşma zamanı gelmiştir. Türkiye'nin gözetmeye çalıştığı realist dış politika içindeki değer eksenlerini neden Mısır gibi tarih boyunca insanlığa yüce değerler üretmiş bir ülkede göremiyoruz? Arap ülkeleri salt çıkar-merkezli bir dış politika ile mi hayatta kalmaya çalışıyor? Gazze'yi kim-senin gözü bundan dolayı mı görmüyor? Onca baskı altında dahi siyasal katılım kanallarının en açık olduğu bölge ülkelerinin başında Filistin geliyor. Mısır'da yapılan hangi seçim Filistin seçimlerinden daha demokratiktir acaba? Bu sorunun cevabını hep beraber düşünmemiz lazım. Son yıllarda Türkiye'nin artan itibar ve etkinliğine zemin oluşturan ve Filistin meselesinin çözümüne de katkı yapmaya gayret eden yaklaşımın alt yapısını Türk dış politikasının çok boyutlu ve proaktif metodolojisinde aramak lazım. Filistin meselesinin çözümü yolunda Türkiye'nin sahip olduğu duruş, bölge ülkeleri için yol gösterici olabilir. Geçtiğimiz günlerde katıldığı bir televizyon programında 2023'te nasıl bir Türkiye hedeflediklerini anlatan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu temelde şu noktalara vurgu yapıyordu: Özgürlük ile güvenlik arasındaki dengeyi kurabilmiş, kendi insanının en iyi refah ve özgürlük alanında yaşamasını temin etmiş, hukukun üstünlüğü konusunda olgunlaşmış, dünyanın en büyük on ekonomisi arasına girmiş, komşularıyla entegrasyon sürecini tamamlamış, bölgesinin merkez ülkesi olan ve aynı zamanda küresel bir güç olma yolunda emin adımlarla ilerleyen ve AB'ye üye olmuş bir Türkiye.

* SETA Vakfı Araştırmacı

YAYIN TARİHİ: 11.01.2010

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı haberin tüm hakları Diyalog Gazetecilik San. ve Tic. Ltd. Şti.'ne aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan köşe yazısı/habere aktif link verilerek kullanılabilir.

Haberi PaylaşFacebookGoogle BookmarksTwitterMixxLiveDel.icio.usDiggYahoo! My WebStumbleUponRedditTechnoratiSlashdotHaber.gen.trOyylaTusulMynet EksenimLimklinkibolBuzla