AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

D İ Z İ
Başsavcı sorguda adam dövüyordu

"Yassıada'ya gelen ilk soruşturma heyeti Altay Ömer Egesel'in başkanlığında idi. Egesel'in sorgu sırasındaki davranışları, çeşitli yönlerden, Ada'da büyük bir hayret ve dehşet uyandırdı. Bu davranışların insana gerçekten şaşkınlık veren ayrıntılarını havalanmağa çıkarıldığımız zamanlarda diğer koğuşlardaki arkadaşlardan öğreniyorduk. Mümtaz Faik Fenik'le, Turhan Dilligil'in ve Tank Mümtaz Göztepe'nin sorguları küfür ve hakaret içinde yapılmıştı. Egesel polis memurlarından bazılarına hakaret etmekle de yetinmeyip onları tartaklayarak tokatlamış."

27 Mayıs 1960 günü sabahın erken saatlerinde ajans haberi dinleyenler ordunun yönetime el koyduğunu Milli Birlik Komitesi üyesi Albay Alparslan Türkeş'in tok sesinden öğrendiler. Milletvekilleri toplanırken darbecilere CHP'liler eşlik ediyordu. Harp Okulu'nun önünde biriken CHP'liler, itilip kakılan DP'lileri yuhalıyorlardı. Basın yuhalamaları "düşükler"e halkın tepkisi olarak veriyordu.

DP'liler İstanbul açıklarındaki Yassıada Hapishanesi'ne götürüldüler. Yüzlerce DP'li 15 Eylül 1961'te, Yassıada Mahkemeleri sonuçlanıncaya kadar Ada Hapishanesi'nde tutuldular. Yassıada'lılar hatıralarını içine gömmeyi tercih etti. Yassıada'yı yazmak az sayıdaki DP'liye düştü. Milli Eğitim, Gümrük ve Tekel eski bakanı Erzurum Milletvekili Prof. Rıfkı Salim Burçak, Harp Okulu'nda başlayıp Yassıada ve Kayseri Cezaevi'nde noktalanan günlerini "Yassıada ve Öncesi" isimli hatıratında anlattı. Merhum Burçak'ın anıları demokrasi ve hukuk tarihimiz açısından önemli. Anılardan bazılarını alıntıladık:

Tarık Güryay'ın elinde sopa vardı

Yeşilköy'den vapura bindiğim zaman arkadaşları pek perişan gördüm. Bacağından aldığı yaraları kanayan bir bakan, deniz subaylarının getirdikleri tentürdiyotla yaralarını tedaviye çalışıyordu. Bir vali sessizce ağlıyordu. Manzara yürek parçalayıcı idi. (..)Vapur sabaha karşı Yassıada rıhtımına yanaştı. Dışarıda bize ne türlü bir karşılama töreninin hazırlandığını bilememekten gelen bir kaygı içinde kıvranıyorduk. Yeşilköy koridorundaki olayların tekrarlanması ihtimali hepimizi matem havasının içine atmıştı.(..) Kolumdan kuvvetlice kavrayan birisi beni, Ada Komutanı olduğunu öğrendiğimiz Yarbay Tarık Güryay'ın önüne götürdü. Vapurdan çıkanlardan bazılarının resimleri alınıyor, isimleri okundukça takma adlar ekleniyordu. Tevfik İleri'nin adını "Tevfik Geri" diye okudular.

Yassıada Yedikule'yi anımsattı

Yassıada'ya çıkışta, genel olarak, bir saldırıya uğramadık. Bazı arkadaşların vapurdan çıkarken de dövülmüş olduklarını sonradan işittim. Bir ara, sıradan azıcık yana kaymış olan Refik Koraltan'ın yanına yaklaşan Yarbay Güryay'ın, elindeki sopa ile Meclis Başkanı'nın böğrüne hırsla dürttüğünü, onu adi ve bayağı bir sözle sıraya soktuğunu ıstırapla gördüm. Soğuk ve rüzgarlı bir gece idi. Akşamdan beri başımızdan geçen bunca olayın tesiri ile Marmara'nın ayazında zangır zangır titriyorduk. Yassıada'nın ilk karşılaştığım manzarası, insana Yedikule'yi hatırlatan surları oldu. Bu surların, mazgal deliklerini andıran küçük pencerelerinden zaman zaman uzanan başlar korkunç bir tablo teşkil ediyor, geleceğin acılar ve ıstıraplarla dolu olduğunu haber veriyordu. Kafile tamamlanınca hareket emri verildi. Merdivenlerden ağır ağır çıktık, sur'un içinden geçerek bir yokuşu tırmandık. Kafilemiz koğuşlar arasında taksim edildi. Şafak sökmek üzere idi. Bitkin bir halde yataklarımıza uzandık.

"Hoşgeldiniz inekler"

Koğuşun duvarlarında yazı tahtaları ve bunların üzerinde, günün yaygın kanaatının ifadesi olan yazılar vardı. Kara tahtaya: 'Hoş geldiniz inekler' ibaresi yazılmış, imza '27 Mayıs'tı. Bir başka tahtada ise 'inekler dikkat edin, çaldıklalarınızın hesabını vereceksiniz' yazısı vardı. Böylece, ihtilalin ilk gününden itibaren karşılaştığımız suçlamalar arasında devlet nüfuzunu kötüye kullanarak servet sahibi olduğumuz yolundaki suçlamanın yaygın ve başta gelen mesele olduğu görülüyordu. Bavullarımız bir kaç gün sonra geldi. Bavullar aranırken ilginç sahneler yaşanıyor, subayların, hakkımızda ne gibi bir görüş sahibi olduklarını öğreniyorduk. Bir subayın: 'Yahu bunlar da bizim gibi çamaşır giyiniyorlarmış' diyerek şaşkınlığını açıklamış olması, içinde cihan yatan bir sözdü. Demek ki, iktidar mensupları bu subayın gözünde memlekete bu derece yabancılaşmış insanlardı. Korkunç bir propagandanın elinde ne hale gelmiş olduğumuzu her gün yeni bir vesile ile öğreniyor, derin ıstırap duyuyorduk. Bu havayı nasıl temizliyecek, bu havanın içinden nasıl sıyrılıp kurtulacaktık? Bu, çok zor işti.

Yarbay'dan "soysuz" hakareti

Biriktirdiği ilaçları yakalanmış olan yaşlı bir arkadaşımız koğuş halkının ve bir sürü subayın önünde Yarbay tarafından hakarete uğradı. Arkadaşımız, Yarbayın 'Soysuz!' hitabına dayanamadı, 'Benim soyum Edirne'de falan Camide yatıyor, fakat senin, soyun nerede?' diye bağırdı. Arkadaşımız cevap verdikçe Yarbay coşup köpürüyordu. Aman Yarabbi bu ne çirkin ve elem verici bir manzara idi. Üzüntü ve şaşkınlıktan dona kaldık. Arkadaşımızın kanı yüzüne hücum ettiğinden oracıkta yıkılıvermesinden korkuyor, kendisini yatıştırmağa çalışıyorduk. Komutanın bir çok marifetlerini görmüş işitmiştik; ama bizimle münasebetlerinde işi bu derece ileri götürebileceğini ilk defa bu hadisede anladık. Yarbay Güryay kendisini gerçek hüviyeti ile bize ilk defa o gün tanıtmış oldu.

İdamı erlerin yüzünden anladık

15 eylül 1961 cuma günü kararlar tebliğ edilmiş, beraat edenlerle ölüme ve müebbet ağır hapis cezalarına çarptırılmış olanlar götürülmüşlerdi. Nereye götürüldüklerini bilemiyor, İmralı'ya sevkedildiklerini sanıyorduk.(..) Günlerimiz yakıcı bir merak ve endişe içinde geçiyordu. Bütün imkanımız erlerin yüzlerindeki ifadelerden bir mana çıkarmağa inhisar ediyordu. Erlerin çehreleri bizim için barometre idi. Koğuşun camlı kapısından Mehmetciklerin yüz ifadelerini okumağa çalışıyor, onların elemli, düşünceli ve bazılarının ağlamaklı hallerini dehşet içinde seyrediyorduk. Bu hal bizde, infazların yapılmış olacağı hakkında ciddi kaygılar uyandırdı. Yoksa Türk Milleti, büyük evladının sehpaya gönderilmesini önlemek için hiçbir şey yapamamış mı idi? Gelecek kuşaklara anlatmakta zorluk çekeceğimiz bir bahis daha mı ekleniyordu? Bir ara kantine giden Ali Latifaoğlu, ağlayarak döndü : Arkasındaki tomsonlu er, Zorlu ve Polatkan'ın asıldıklarını gizlice haber vermişti. Koğuşumuz bir matem havasının içine gömüldü.

Dr. Faruk Sargut, basın yüzünden intihar etti

21 Temmuz 1961 Cuma günü Anayasa davasında savunmalar başlamıştı. Savunmalarla birlikte gazeteler, İrtibat Bürosu tarafından kendilerine verilen haberleri yayınlayarak Yassıadadakiler üzerine yeniden saldırıya geçtiler. Aynı saldırılar radyoda da yapılmakta imiş. Bu türlü bir ortam içerisinde savunmaların tesirsiz bırakılacağı hesap edilmiş olacaktı. Fatih DP İlçe başkanlarından Dr. Faruk Sargut'un intiharı böyle bir zamana rastlıyordu.

Dünya gazetesinin, 21 Temmuz tarihli nüshasında Sargut'u gayrımeşru yollardan servet edinmiş olduğu şeklinde ağır bir surette suçlaması bardağı taşıran damlayı teşkil etti. Bu vakarlı insan gazeteyi okuyunca çok üzüldü, iddialara cevap vermek imkanına sahip değildi. Doktor: 'Böyle şerefsiz yaşamaktansa kendi elimle hayatıma son vermem daha hayırlıdır' gibi sözler söylemeğe başladı. 22 Temmuz günü öğlene doğru lavaboda çamaşır yıkarken bir hırıltı işiten polis memuru İsmail Püsküllü koğuşa doğru gelerek bağırmağa başladı.

Hadisenin dehşetine kapılmış olan Püsküllü, nutku tutulmuş olduğundan, ne demek istediğini bir türlü anlatamıyor, sadece telaşlı jestlerle tuvalet tarafını işaret ediyordu. Bunun üzerine, polis memuru Zekeriya o tarafa koştu ve ´Dr. Faruk bey intihar etmiş' diye bağırdı. Hepimiz tuvalete koşuştuk. Dr. Sargut ortadaki yüz numarada rezervuar borusuna bağladığı bir boyun bağı ile asılı duruyordu, İzmir milletvekili Sebati Acun, Dr. Sargut'u yukarıya doğru kaldırırken bir yandan da 'çakı!' diye feryat etmeye başladı. Komutanlıkça, tırnak kesmek üzere son zamanlarda koğuş çavuşuna teslim edilmiş olan Kalteks'in küçük çakısı ile boyun bağı kesilerek Dr. Sargut aşağı indirildi.

Boynuna kan oturmuş olan arkadaşımız baygın bir halde can kurtaranla revire götürüldü ve Üçüncü Koğuş bir matem havasının içerisine gömüldü. Allaha şükürler olsun ki, zamanında yetişmiş ve arkadaşımızı kurtarmıştık. Az sonra, Doktorun, bir kaç gün revirde istirahat ettikten sonra tekrar aramıza geleceği müjdesini aldık. Fakat Dr. Sargut geceyi revirde geçirmek istemedi ve o akşam koğuşumuza, bizim aramıza döndü. O, istirahatını revirde değil, koğuşta, bizim aramızda geçirmeyi tercih etmişti.

Yassıada'da ezan sesi

15 Eylül 1961 Cuma sabahı alaca karanlıkta gür ve yanık bir ezan sesi ile ürpererek uyandım, yatağımda oturup, bu kutsal çağrıyı huşu içerisinde dinledim. Yassıada'da bu güne kadar ezan sesi işitmemiştik. Marmara'nın sabah sessizliği içinde ilahi akisler uyandıran ezanı belli ki bizden biri okuyordu. (Mustafa Runyun'un okuduğunu öğrendik). Ezanı okuyan, belki de birkaç saat sonra ruhunu teslim edebileceğini düşünüyor, Cenabı Hakk'a şimdiden kutsal bir coşku içinde yönelmek istiyordu. Bu coşkun adamın kimseden pervası kalmamış, Yassıada'nın bütün nizamlarını ayaklar altına almıştı. O şimdi, sesinin bütün kuvveti ve içinin olanca acılığı ile, kader arkadaşlarından hayatta kalacak olanların kulaklarında, onların hiçbir zaman unutamayacakları son bir hatıra bırakmak istiyordu. Fuat Onat sıçrayarak uyandı, mutlak teslimiyet duygusu içinde aptes alıp son yolculuğa hazırlandık. Koğuş halkı uyanmış, son perdenin hazırlıklarını yapıyorlardı. Mahkemeye o gün yeni bir tertiple, arka yoldan götürüldük, salona alınmak için beklemeğe başladık. Yüzlerce insan, Ada'nın dar ve inişli yokuşlu bir yerinde ayakta saatlerce bekledik.

Ölüm sessizliği hakimdi

Aukatlar, salonun ön kısmında kendilerine ayrılmış yerleri doldurmuşlardı. Kırmızı yakalı siyah cübbeleri ile bu kadar insanın bir arada ayakta durması salona korkunç bir manzara ve heybet veriyordu. Avukatlarımızın yüzlerinden mana çıkarmağa çalıştım. Fakat bu çehrelerde gülümseme namına hiçbir iz yoktu. Hepsi kaskatı kesilmiş halde, dehşet dolu bakışlarla bizi seyrediyorlardı. Anfilerin hınca hınç dolu olduğu görülüyordu. Mahkeme Başkanı Salim Başol ve Divanın diğer üyeleri o gün bana, bir büyük ağırlığın azabı ve dehşeti altında ezilerek sinmiş ve küçülmüş gibi göründüler. Bir boş saltanat bu oturumla sona erecekti. Kararı, avukatlarımızın acı bakışları önünde sessiz dinledik. Hepimiz dimdik duruyor ve fütursuz görünüyorduk. Payıma düşen 4 yıl 2 ay hapisti. Ölüm sessizliği içindeki salondan tomsonlu erlerin arasında ayrıldık. Özel surette getirtilmiş olduklarında şüphe bulunmayan bir kısım seyircilerin ´Yasasın Adalet!' diye bağırmamış olmalarına hala şaşarım. Böylesine bir müdahale Ada'da alıştığımız mizansen geleneklerine pek uygun düşerdi.

Tarık Güryay'ın gözleri kıpkırmızıydı

Ben, sadece kendi hayatının değil, belki de dünyanın en ilginç olayına işte bu odaya girdiğim zaman şahit oldum: Komutanın gözlerinin kıpkırmızı oluşu ilk bakışta dikkatimi çekti; dehşete kapıldım. Onu hiç böyle görmemiştim. Bu gözler bana, az önce ağlamış bir insanla karşı karşıya bulunduğum izlenimini veriyordu. Bu ise cidden şaşırtıcı idi: Demek ki Tarık Güryay da ağlayabiliyordu? Bundan daha önemlisi, Güryay acaba ne için ağlamıştı? Yoksa memleket, dünya ile ilişiğimizin kesik olduğu şu sırada, Güryay'a bile göz yaşı döktürecek derecede büyük bir felakete, onarılmaz bir kayıba mı uğramış bulunuyordu? Sorup öğrenmem mümkün olamazdı. Güryay herkesin Kayseri Ceza evine gideceğini söyledikten sonra ölüm çezasına çarptırılanların durumuna değindi: Milli Birlik Komitesi 15 idamdan 12 sini affetmiş, geriye kalan üçü üzerinde de (bu üç kişinin kimler olduğunu açıklamadı) çetin tartışmalar devam ediyor, ama çoğunluk bir türlü sağlanamıyormuş. Ben, cezaların pek ağır olduğunu, üç kişinin de kurtarılmasının çok yerinde bir şey olacağını söyledim. O, mahkeme kararları üzerinde bir söz söylemek istemediğini, ancak bizlerin bu cezalara müstehak insanlar olmadığımızı ifade ile, günün birinde bir af kanununun çıkmasını beklememiz gerektiği cevabını verdi. Ben 'bu kanun bari çabuk çıksa' dedim. Albay, seçimlerden önce herhalde bizim de bir şey beklemiyeceğimizi belirtince, Cumhuriyet Bayramına yetişirse iyi olacağı yolunda bir dilekte bulundum. Bir şey demedi ve yanından ayrıldım. Koğuşa döner dönmez etrafımı saran arkadaşlara kimsenin idam edilmemiş olduğunu, 12 kişinin müebbete çevrildiğini, geriye kalan 3 kişinin de kurtarılması uğrunda çalışıldığını, hepimizin bir arada Kayseri'ye gideceğimizi anlattım. Arkadaşlar bu sözlerden memnun kaldılar. Ada Komutanının gerçeği saklamış olduğu sonradan anlaşıldı: Zira Fatin Rüştü Zorlu ile Hasan Polatkan bir gün önce Menderes ise Tarık Güryay'la görüşmemden iki saat kadar önce hayata veda etmiş imişler.

Yarın: SAMET AĞAOĞLU'NDAN YASSIADA MANZARALARI





 
Künye
Temsilcilikler
AboneFormu
MesajFormu

Abdullah Muradoğlu


Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk

Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED