|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Misyoner okullarının en fazla, medreselerin bulunmadığı vilayetlerde açıldığı görüldü. Konya, Bursa, Trabzon, Şam, Halep Kütahya ve Kayseri gibi yerlerde yeterli alim bulunduğu için Müslüman halkın misyoner okullarına rağbet etmediği anlaşıldı.
Günümüzde Batı medeniyetini temsil eden ve çoğunluğu modern, çağdaş devletler olarak takdim edilen ülkelere hayatımızın her alanında benzememiz iki asırdır tavsiye edilmektedir. Aslında şimdi onları yakaladık, "tamam onlara benziyoruz" derken hem onlar, hem de onların "üçüncü dünya" diye tanımladıkları ülkelerdeki mümessilleri tekrar arayı açma gayretine giriyorlar. Sayıları 10'u bulmayan bu ülkeler, "üçüncü dünya" diye adlandırdıkları diğer yüzdoksana yakın ülkeye en çok da eğitim konusunda baskı yapıyorlar. Daima kendilerine benzenilmesini isterken, kendileriyle özdeşletirilmesine yaklaşmıyorlar. Kendilerinin dışındaki ülkelere hep tek tip eğitimi dayatırken, kendi ülkelerinde çok çeşitli bir eğitim ağını ise muhafaza ediyorlar. Hatta devletin kendilerine bazı şartları kabul ettikleri takdirde vereceği resmi diplomayı istemeyen ve sadece kendi eğitimini tamamlatıp öğrencilerini mezun eden kurumları bile kapatmıyorlar. Laiklik başta olmak üzere birçok konuda dünyaya model gösterilen Fransa'da bile bu tür kurumlara rastlamak mümkün. Çünkü bazı Katolik okullar var ki bunların oranı ülkedeki bütün Katolik okullar içinde yüzde beş civarında da olsa devletle eğitim konusunda işbirliğini reddetmektedir. Avrupa ülkelerinde çok çeşitli bir eğitim ağı olmakla birlikte yine de üç ayrı eğitim kurumu ön plan çıkar. Üçüncü dünya ülkeleri resmi idareleri bunlardan sadece laik olan kurumlara ilgi duyar ve onların eğitim faaliyetlerini yegane ölçü alır. Oysa ki mesleki, teknik, ziraat ve genel eğitim gibi bütün alanlarda öğrenci yetiştiren bütün laik okullar yanında yine bunun gibi bütün alanlarda eğitim veren kiliselere bağlı bir okullaşma dikkati çeker. Eski sömürgeler veya Batı medeniyeti karşısında eziklik hisseden devletler sınırları içinde açılan bu eğitim kurumlarını yabancı okullar adıyla kabul eder, ama onların bağlı bulunduğu Avrupa'daki kurumları tanımayı düşünmezler. Bu ikinci tür eğitim kurumlarına genel olarak Katolik dünyasında Katolik okul, Protestan dünyasında ise Protestan okul adı verilir. Fakat tamamına yakını mutlaka ya bir Hrıstiyan azizinin veya azizesinin adıyla tanınır. Avrupa'daki üçüncü eğitim kurumu ağına gelince... Bu sınıfa dahil olanlar sadece modern ülkelerin değil dünyanın neresinde bir Hrıstiyan azınlık varsa onların da yetişmiş Hrıstiyan din adamı ihtiyacını karşılamak üzere faaliyet gösteren ve adına kısaca seminer denen okullardan oluşur. Küçük seminerler ve büyük seminerler olmak üzere dünyanın değişik yerlerinde binlerce eğitim kurumu eğitimine devam eder. Ancak son yıllarda mesela Fransa'da gerek ülke nüfusunun %80'den fazlasını oluşturan Katolik kilisesine ve gerekse %10'a yakın bir nüfusa sahip Protestan kilisesine bağlı büyük seminerlerde okumak üzere kayıt yaptıran öğrenci sayısı yüzlü rakamlara düştü. Gerçi küçük seminerlerde okuyan öğrenci sayısı sadece Avrupa'da değil diğer kıtalardaki seminerlerde onbinlerle ifade edilmektedir. Özellikle Afrika ve Güney-Orta Amerika'da seminerler daha yaygındır. Seminerler XX. yüzyıla kadar Avrupa'nın en ciddi eğitim kurumlarıydı. Fakat laik okul ile kilisenin modern eğitim ağını oluşturan Katolik ve Protestan okullar arasında sıkışıp kaldılar. Bugün Fransa'da iki büyük kilise de alarm vermektedir. Aslında günümüzde din adamı olmak için eskiden olduğu gibi küçük ve büyük seminerlerin ağır eğitim programlarından geçmek gerekmiyor. Herhangi bir eğitim kurumu, buna laik üniversite mezunları da dahil ikna edildikleri her an din adamı olabilmektedir. İçlerinde kilisenin kendilerine vereceği sıfatları taşımak istemeyenler ise laik din adamı olarak hizmet etmektedirler. Ancak sonradan din adamı sıfatı alanla küçük yaştan itibaren eğitime başlayan ve en az onbeş yirmi sene papaz olmak için gerekli bir eğitimden geçenler aynı bilgi ve beceriye sahip olamıyor. Kısacası Avrupa'nın modern din adamları dini konularda eksik yetişmemektedirler. Laik okul ile tamamen papaz yetiştirmeye yönelik olan seminerler arasında köprü vazifesini kilise okulları görmektedir. Bunun nedeni kilisenin eğitim faaliyetini kendisinin vazgeçilmez bir alanı kabul etmesidir. Laik okullarla eğitimin her alanında tatlı bir rekabeti sürdürme gayretiyle sadece Avrupa ülkelerinde değil bütün dünyada öğrenciler ve aileleri için birer cazibe merkezi haline gelmiştir. Hatta bugün İslam ülkelerinde kapılarında 'medrese', 'imam okulu' kelimesi yazan eğitim kurumlarına dönüp bakmayan bazı Müslüman aileler, ismi bir Hrıstiyan azizinin veya azizesinin adını taşıyan okula çocuğunu övünerek ve büyük miktarlarda para ödeyerek göndermektedir. Katolik kilise başta İslam ülkelerindeki okulları olmak üzere kendi dinlerinden olmayan bütün toplumlarda faaliyet gösteren eğitim kurumlarını oralara devam eden öğrenciler ve aileleriyle aralarındaki yegane bağ olarak görmektedir. Hz. İsa'nın insanlığa mesajının bir şekilde öğrencilere mutlaka hissettirdikleri bu okullar bugün beş kıtada kırk milyondan fazla öğrenciye eğitim imkanı sunmaktadır. Bu rakam sadece Katolik dünyaya aittir ve arkasında Fransa, İspanya, İtalya, Belçika gibi güçlü ülkeler ile tabii ki Vatikan bulunmaktadır. En az onun kadar bir eğitim ağına da Protestan dünya sahip olup bunları da başta Amerika, İngiltere, Hollanda ve Kanada gibi ülkeler desteklemektedir. Kısacası yeryüzünde ortalama yüz milyonun üzerinde öğrenci sadece kilise merkezli eğitim ağına bağlı okullara devam etmektedir. Katolik veya Protestan okul deyince akla sadece isminden başka dini bir özellik taşımayan kurum gelmemelidir. Çünkü bu okulların bağlı bulunduğu uluslararası kuruluşların takip ettikleri eğitim sistemindeki uzak ve yakın hedefler dikkate alındığında bu kurumlar vasıtasıyla hrıstiyanlığa önemli bir kapı açıldığı derhal fark edilir. Belki bu okullara devam eden her öğrenci hemen hrıstiyan olmuyor, ama kilise bir şekilde öğrencinin zihninde kendine yer buluyor. Kilise eğitim ağı içerisinde ağırlık verilen kurumlardan birisi de ziraat okullarıdır. Misyoner okullarının nasıl açıldı? Şimdi böylesine bir eğitim faaliyetinin hüküm sürdüğü modern dünyada büyük devletler bu üçlü eğitim ağına tabir yerindeyse oluk gibi para akıtmaktadır. Laik okulları sadece kendi çocuklarının önemli bir kısmı için finanse ederken Katolik ve Protestan okulları ise yüzde sekseni Hrıstiyan olmayan toplumlara eğitim vermesi için desteklemektedir. Seminerleri ise eğitimli papaz olmak isteyenlerin yetiştirmesi için muhafaza etmektedirler. Son yıllarda yeterli sayıda seminer kökenli papaz yetiştiremeyen Fransa gibi bazı Avrupa ülkelerinin bu konudaki açıklarını Papa'nın da Polonyalı olması sebebiyle bu ülkeden kapattığı iddia edilmektedir. Türkiye gibi şanlı bir geçmişi olan ve geleceğe doğru büyük adımlarla ilerlemesi gereken bir ülkede normal okulla geleneksel din eğitimine ağırlık veren aileler ve dini cemaatlar arasında köprü vazifesi gören İmam-Hatip isimli eğitim kurumunun önünün kesilmesi kısa vadede bir kazanım gibi görülebilir. Ama uzun vadede her mahallede birkaç gencimizin sadece hrıstiyan değil papaz kisvesiyle dolaşacağı günler çok uzak olmayacaktır. XIX. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Devleti Anadolu'nun her tarafında mantar gibi yüzlerce misyoner okulunun bir anda açılması karşısında inceleme başlatmıştı. Misyoner okullarının en fazla medreselerin hiç olmadığı veya harap olduğu vilayetlerde açıldığı görüldü. Mesela Konya, Bursa, Trabzon, Şam, Halep gibi vilayetler ile Kütahya, Kayseri ve Tokat gibi şehirlerde yeterli sayılabilecek alim bulunduğu için Müslüman halkın misyoner okullarına rağbet etmediği anlaşıldı. Ama medreselerin az olduğu veya hiç bulunmadığı vilayetlerde ise misyoner okulları büyük oranlarda öğrenci toplamışlardı. Bugün Türkiye'de misyonerlerin en başarılı olduğu yerler ise İmam-Hatip okullarının ya çok zayıf olduğu veya hiç bulunmadığı ücra yerler ile büyük şehirlerin lüks mahalleleridir. Neticede İmam-Hatip isimli eğitim kurumu bir taraftan ülkemizin Müslüman kimliğinin yaşatılması için gerekli iken diğer taraftan sadece Türkiye'yi değil, bütün İslam dünyası üzerinde misyonerlik faaliyetlerinin etkisiz kılarak muhafazasını sağlayacaktır. Unutmamak gerekir ki misyoner sadece bir din adamı değil, siyasetçi, hukukçu, dil bilimcisi, doktor, veteriner, baytar, mühendis, pedagog ve aklımıza gelecek herhangi bir alanda mutlaka yüksek eğitim görmüş kişidir. Modern Türkiye'nin imamı, bu alanlarda onlardan daha fazlasına sahip olmadıkça, din adına hem kendisi hem de cemaatı çok hata yapıp başkalarına alet olacaktır. TEMEL SORUN VE STRATEJİK SİYASET Evet biliyoruz, çoğunluk iradesinin azınlığın temel haklarını ihmal ederek yönetme hakkı tabii ki savunulamaz. Böyle bir temel özgürlükçü bir yapı için de her türlü anayasal kısıtlamalar gereklidir ve olmalıdır. izim itiraz ettiğimiz husus, "azınlık iradesi"nin "çoğunluk iradesi"ne baskın çıkması ve azgın azınlığın makul çoğunluğun hakkına tecavüz etmesidir. Diğer bir ifade ile, laikçi yobaz azınlık iradesinin çoğunluk iradesini hatta milleti adam yerine koymamasıdır. Bu çemberin kırılması gerekir. Bu çemberi kıramayan siyasi irade hem kendi sonunu hazırlar ve hem millete yazık eder. Gerçi millet çaresini bulur. Kendisini temsil edecek başka bir idareyi yeniden oluşturur. Ancak bu hem zaman kaybı hem de halkın vekaletine hürmetsizlik, saygısızlıktır. Milletten alınan vekaletler bu güne kadar maalesef yeterince ve usulünce kullanılamamıştır. Oysa bu büyük bir sorumluluktur. Millet bu iradeyi bu yetkiyi boşuna vermedi. O yüzden diyoruz ki, milletin her hükümetin atacağı her adım milletin umudunu artıracak ve egemenliğini pekiştirecek boyutta olmalıdır. Bunun da yolu bu temel problemi çözmeye katkı sağlayan planlar yapmak ve adımlar atmaktır. Bu temel sorunun çözümüne katkı sağlamayan hiçbir adım atılmamalıdır. Bu hayati bir konudur. Şunun altını çizmekte fayda görüyoruz. Planlar her şey değildir bu doğru. Ancak planlama ve özellikle de stratejik planlama her şeydir. Eğer yapılamayacaksa niye oraya gelindi. Bu bir vebaldir. Milletten beslenen ve onun verdiği vergilerle canlarla ayakta duran millet bekçilerinin millete hor bakması doğru mu? Güvenlikçilerin yönetime müdahalesi doğru mu? Bu soruları sorarken bile, bir millet evladı olarak bir aydın olarak kahroluyorum. Ama maalesef bu ülke, bu çıplak ve bir o kadar da anlamlı soruları sormanın cesaret ve yürek gerektirdiği kadar acıklı ve yönetim açısından geri bir ülke. Şunu açıklıkla söylemeli ve gereğini yapmalıyız: Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Millet bu egemenliğini meclis üzerinden kullanır. Yasama ve yürütmede son sözü milletin seçtikleri söyler. Yargı ise denetler. Millet egemenliğini kurumlar üzerinden kullanıyorum diyerek kimse istismar edemez. Hele hele Atatürk ve laiklik istismarı yaparak millet iradesine kimse ipotek koyamaz. Millet egemenliği esastır ve millet iradesinin önünde hiç bir engel duramaz. Millet hepsini yok eder. Eninde sonunda yok eder. Bu güne kadar yok etmediyse efendiliğinden ağırbaşlılığından yok etmedi. Millet kendi evlatlarını kendi aydınlarını bekledi. Yemedi yedirdi, içmedi içirdi, okumadı okuttu. Bütün bunları vekaletini vermek onları başına geçirmek için yaptı. Bu millet büyük millettir. Ve tarihte eşi benzeri yoktur. Kalbinize sesleniyorum! Duaya açılan el gibi, tomurcuğa açmış gül gibi, deniz kokan yel gibi, toprak gibi, ana gibi, yar gibi... Kelimelerin anlamsızlaştığı an gibi, beni sana ulaştıran söz aşkına... Kocaman bir yürek oldu takıldı günlerdir aç olduğu için ağlayan bebeğin bakışlarına. Bir kadın ağlayan bebeği göğsünde sütüyle usulca uyuttu. Dünyayı aldı, saçlarına toka yaptı akşam eşi döndüğünde onu güzel bulsun diye. Eş dönemeyecekti oysa. Hain bir dil gülerek anlatırken bunu, kadının tokasına takıldı gözü. Bir düşman görmüş gibi irkildi. Bebek kadının süt dolu göğsüne baktı. Bakışlarına takılan dünyaya benzetti onu. Kadını bir daha asla göremeyeceğini anladı ama işte dünya oradaydı. Kocaman yürek oradaydı. 'Kim bu hain nereye ait?' demedi. Yabancı bir asker postalı dünyayı ayakları altında ezen, baban akşam dönmeyecek dönemeyecek saçlarına düşkün annen utancından yüzüne bakamayacak dediler ya da dediler mi? Susun dedi susun. Bakışlarıma takıldığı an kendi kalbime hapsettim dünyayı doğarsa yine ordan doğacak. Kalbimden kalbinize sesleniyorum. Filistin'deyim, Irak'tayım ... Bebeklerin aç kaldığı, babaların akşam eve dönemediği annelerin, saçlarının dağıtıldığı her mekandayım. Vicdanını, insafını, kalbini kaybetmişlere adalet dağıtmak için büyüyorum. Kocaman bir yürek olan dünyayı ayaklarının altında ezmeye çalışmaktan yorgun düşmüş bu zavallılara o kalbin aslında kendi kalpleri olduğunu anlatmak için... Kalbim Irak. Size oradan sesleniyorum. Annemin tokalarına göz dikenlere hakkı öğretmek için büyüyorum. Ve o yüreksiz adamların çocuklarının ekmeklerinin ve namuslarının ve hayatlarının koruyucusu olmak için büyüyorum. Hepimize ait olan en değerli şeylerimizi ayaklarının altına alanlara insanlığı öğretmek için büyüyorum. Kalbim Filistin. Hak edene hakettiğini vermek için büyüyorum. Dünyanın, o kocaman yüreğin yaralarını sarmak için büyüyorum. Kalbi olmayanları kalbi olanlara tabi etmek için büyüyorum. Peygamberler, melekler aşkına, kutsal kitaplar aşkına, tarihteki en büyük sevdalar en büyük davalar aşkına... Su gibi şehir gibi mabet gibi muhabbet gibi merhamet gibi adalet gibi... Kalbimden kalbinize sesleniyorum Allah aşkına!..
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |