|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Ertuğrul Özkök'ün "çarşaf soruşturması" için görevlendirdiği Ertuğ Karakullukçu, Almanya-Hürriyet'in başındayken Türkiyeli göçmenlerin içinde yaşadıkları topluma entegre olmamaları için büyük gayret sarfeden bir yöneticiydi. Yeter ki Türkiyeli göçmenler ikinci vatan bildikleri ülkelerden nefret etsinler, "milli duyguları"nı daha da geliştirerek hep Hürriyet okusunlar!
Bir gazeteci, kendisinden bir iş istenmesini ve kendisinin bir başkasından bir iş istemesini niçin bu tarz bir üslupla kaleme alır? Yani sırasıyla önce şu satırlar: "Geçen pazar günü Yönetim Kurulu Başkanımız Aydın Doğan aradı. 'Senden Medya Grubu Başkan Yardımcısı olarak bir inceleme yaptırmanı istiyorum' dedi." Sonra da şu satırlar: "Ertesi gün, Hürriyet'ten çok güvendiğim bir arkadaşımı Gaziantep'e gönderdim. (...) Verdiğim görev şuydu: 'Öğretmenevi olayını bütün ayrıntılarıyla incele. İlgili herkesle konuş ve bana tarafsız bir rapor hazırla.'" Ne dersiniz, yoksa biz mi gereksiz yere araya giriyoruz... Yoksa Aydın Doğan'dan (hani herkesin kim olduğunu bildiği Aydın Doğan'dan!) söz edilirken "Yönetim Kurulu Başkanımız" olduğunun belirtilmesi ve bu arada yazarın kendisinin de "Medya Grubu Başkan Yardımcısı" olduğunun belirtilmesinin unutulmaması; Doğan'ın istediğinin "istiyorum", Özkök'ün istediğinin "incele, konuş, hazırla" şeklinde emir kipiyle ifade edilmesi, üzerinde durulması abes gereksiz ayrıntılar mıdır? Sizi bilmeyiz ama doğrusu biz bu fikirde değiliz... Bu dil, bu üslup iyi şeylere işaret etmiyor bizce... Zaten var olan, varlığından hiç kimsenin şüphe etmediği bu "hiyerarşi"nin bir de böyle tadını çıkarırcasına ballandıra ballandıra hatırlatılmasının hiç değilse gazetecilik mesleğinin yabancısı olması gereken bir davranış olduğunu düşünüyoruz... NEDEN 'MERKEZ'E ÇEKİLDİ? Neyse, bu konuyu daha fazla uzatmadan Özkök'ün Gaziantep'e özel görevle gönderdiği "kıdemli gazeteci"ye gelelim: Taha Kıvanç'ın 20 Mayıs tarihli yazısında Zaman gazetesinden naklen verdiği bilgiye göre bu "kıdemli gazeteci" uzunca bir dönem Hürriyet'in Avrupa baskısının başında olan birisiydi. Ayrıca yine Kıvanç'ın yazısından öğreniyoruz ki, Karakullukçu'nun Hürriyet'in Avrupa baskısının yönetiminden ayrılması ile gazetenin satışları süratle düşmüştür. Hem de şöyle böyle değil, üçte bire varan bir düşüş... Kıvanç bu çerçevede soruyordu: "Neden, Avrupa'da yayınlanan Hürriyet'in satış rakamı olağanüstü düştüğü halde zaten grupta bulunan eski yönetici göreve iade edilmiyor? Neden, başarısını ispat etmiş vasıflı bir gazeteci 'aktif görevden uzak' tutuluyor? Neden, neden, neden?" Taha Kıvanç, haklı olarak, pek çok soru gibi bu soruların da cevabını merak ediyordu... 'KIDEMLİ' AMA ÇOK MİLİTAN! Kronik Medya olarak işin aslını tam olarak bilmesek de, Karakullukçu'nun "başarıyla" yürüttüğü işinden niçin affedildiği konusunda ortaya bazı "iddialar" atabiliriz sanıyoruz: Bize göre Karakullukçu'nun merkeze alınmasının (aslında o görevinin başındayken de "merkez"de bulunuyordu ama...) asıl nedeni bu "kıdemli gazeteci"nin bir zamanlar çok sattırdığı gazetesini haddinden fazla "militanca" kullanmasıdır. Nasıl, hangi yönde bir "militanlık" mı? Bunun cevabını Avrupa'da yaşayıp da Hürriyet okuyan bütün okurlar bilmektedir. Karakullukçu, herşeyden önce, Avrupa'da (ve de özellikle Almanya'da) yaşayan Türkiyeli göçmenlerin içinde yaşadıkları topluma entegre olmamaları için büyük gayret sarfeden bir yöneticiydi. Ve bu yolda aklınıza gelen her yöntemi kullanmaktaydı. Yeter ki Türkiyeli göçmenler ikinci vatan bildikleri ülkelerden nefret etsinler, "milli duyguları"nı daha da geliştirerek hep Hürriyet okusunlar! Zamanında Medyakronik'te uzun uzun gözden geçirmiştik. Öyle bir yayın politikası ki, Almanya'daki Türkiyeli göçmenlerin başarısından dolayı "model" alması gereken Yeşiller milletvekili Cem Özdemir ile mahkemelik oluncaya kadar giden bir "Almanya düşmanlığı"! Hatta öyle ki, Karakullukçu'nun bir dönem Özdemir'in kulağındaki "küpe"den bile "yağ çıkartmaya" çalıştığı hatırlardadır... Ne güzel "başarılı bir gazetecilik" hayatı; eski bir Almanca öğretmeni olarak İstanbul'da oturup, Avrupa'da yaşayan Türkiyeli göçmenleri içinde yaşadıkları topluma karşı elinden geldiğince kışkırtmak! Dolayısıyla -Kıvanç'ın sorusunu hatırlarsak- Karakullukçu'nun Hürriyet'in Avrupa baskısının yönetiminden alınmasının Hürriyet'in AB ve dolayısıyla Almanya'ya yönelik yayın politikasınındaki değişikliğin bu "yükü" daha fazla taşıyamayacağının anlaşılmasından kaynaklanmış olduğunu ileri sürebiliriz. İşte böyle... Artık Avrupa'daki Türkiyeli göçmenlerin zihinlerini "yoğuramayan" Karakullukçu, bundan böyle Özkök'ün "özel müfettişi" olarak görev başındadır! Bize göre Özkök'ün Karakullukçu'yu "çarşaf" hadisesini yerinde incelemek ve kendisine rapor etmekle görevlendirmesi, hiç de iyi bir seçim değildir doğrusu! "Çarşaf"ı bilmeyiz ama "kıdemli yönetici"nin Almanyalı göçmenlerin de katkısıyla Federal Meclis'e gönderdiği Cem Özdemir'in küpesine bile tahammülü yoktu! (K.B.)
Babası '33 kurşun'dan birine hedef olan 'Kore gazisi...' Van'ın Özalp ilçesinde 33 Kürt köylüsünü kurşuna dizdiren ve bu suçtan dolayı aldığı ömür boyu hapis cezasını çekerken hapishanede ölen Orgeneral Mustafa Muğlalı'nın adının Özalp'taki askeri kışlaya verilmesiyle ilgili son haberi aktarmak istiyoruz size... Ama önce yeri gelmişken bir düzeltme yapalım... Konuya ilişkin olarak Kronik Medya'da kaleme aldığımız ilk yazıda, kışlaya Muğlalı'nın adının verilmesini Milliyet ve Vatan'ın haberleri üzerinden aktarmıştık size... Oysa bizi uyaran Dicle Haber Ajansı (DİHA) yetkililerinin verdiği bilgiden anlıyoruz ki, haberi ilk ajans vermiş, ertesi gün Evrensel ve Gündem gazeteleri yayımlamış, öbür gazeteler bundan iki tam gün geçtikten sonra haberi duyurmuşlardır... Zaten şimdi size aktaracağımız haber de bir DİHA haberi... Ajansın muhabirlerinden M. Nasır Kaya, yıllar önceki trajik olaylarda ölenlerden Sultan Özay'ın "Kore gazisi" oğlu Teymur Özay'ı bulup konuşmuş. Gündem gazetesinin manşetten verdiği haberden, Özay'ın madalyasını iade etmeye hazırlandığını öğreniyoruz. Bakın Teymur Özay, Muğlalı adının kışladan kaldırılmaması durumunda madalyasını tereddütsüz iade edeceğini söylerken duygularını nasıl anlatmış DİHA muhabirine: "Babam öldürüldüğünde ben 14 yaşındaydım. Çok büyük acı çektim ve ailece yıllarca o acıyla birlikte yaşadık. Babam suçsuz ve sebepsiz yere öldürüldü. Muğlalı bu olaydan yargılandı ve idamla cezalandırıldığı için bir nebze de olsun rahatladık. Ama şimdi yeniden yaraları tazelediler. Ben olayı duyduğumda sanki benim babamı yeni kurşuna dizdiler. Kimsenin bize tekrar tekrar acı yaşatmaya hakkı yoktur. Ben 1951 yılında Kore'de askerlik yaptım. Ordu bana gazilik unvanını verdi, halen de bu madalyayı taşıyorum. Ama şimdi babamı öldürten bir insanın adının bir kışlaya verilmesi büyük bir hakaret ve haksızlıktır." (A.G.)
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |