AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ


Doç. Dr. Abdülvehhab
Öztürk kimdir?

1940 yılında Gaziantep'te doğan Abdülvehhab Öztürk, 17 yaşına kadar özel klasik medrese eğitimi gördü. 1962'den itibaren imam-hatiplik yapmaya başladı. Bu görevdeyken sırasıyla ilkokul, ortaokul, imam-hatip okulu, imam-hatip lisesi ve devlet lisesini dışarıdan bitirdi. 1972 yılında Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi'ne kaydolan Öztürk, bu fakülteden 1978 yılında mezun olarak Ankara Müftü Yardımcılığı görevine atandı. Bu arada, 1983 yılına kadar Hanefî fâkihi el-Hassaf üzerine bir de doktora çalışması gerçekleştirdi. Ardından, Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu raportörlüğü görevinde bulundu. Bu dönemde Türkiye'nin Kopenhag Büyükelçiliği'nde sosyal yardımcı/half diplomat statüsünde hizmet verdi. Yurda dönüşünde devlet hizmetinden emekli oldu. 1989 yılında emekliliği durdurularak Ankara Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Arap Dili Eğitimi bölümünde 11 yıl boyunca klasik ve modern Arapça dersleri okuttu. 1999 yılında bu görevinden de emekli oldu. Halen, Gaziantep'te ikamet eden yazar, telif ve çeviri çalışmalarını yorulmak bilmez bir heyecan ve enerjiyle sürdürmektedir.
"Peygamberimizden Dualar"ın (El-Ezkâr) çevirmeni, araştırmacı-yazar
Doç. Dr. Abdülvehhab Öztürk:

Dua; en dolaysız, en içten ve en kesin ibadettir

Günümüzde, din konusundaki bilgi birikimi sınırlı düzeydeki pekçok Müslüman kardeşimiz, "dua ibadetinin yalnızca Kur'an-ı Kerim'deki sûre ve âyetler okunmak suretiyle yapılabileceği" gibi yaygın, ama çok yanlış bir kanaate sahipler. Özellikle de genç kuşak, sünnet kaynaklı duaları çoğunlukla bilmiyor. Oysa, elimizde aynen şu şekilde bir sahih hadis var: "Dua ibadettir, dahası ibadetin özüdür." Dua eden kişi, yaratıcısı karşısında doğrudan ibadete girer, hem de aslında ibadetin en iyisini yapmış olur.

Dua; her zaman, her yerde ve her koşulda yapılabilen çok önemli bir ibadettir. Kişi, sesli ya da sessiz olsun, "Yarabbi, senden şu konuda yardım diliyorum, senden kulun olarak şunu istiyorum" gibi sözlerle her dua edişinde, ardına kâinatı yaratan Yüce Allah'ın o sonsuz gücünü almış demektir. Bu da insanlar için tasavvur edilemeyecek kadar büyük bir hayat enerjisidir. Duanın gücüyle alt edemeyeceğimiz hiçbir zorluk, üstesinden gelemeyeceğimiz hiçbir acı yoktur. Peygamberimiz'in bu konudaki tavrı son derece açık ve nettir. Ömrü boyunca dudaklarından Allah'a yönelik yakarışlarını bir an bile eksik etmemiştir. Üstelik de cennetin en mutenâ köşesindeki makamı daha baştan hazır, "insanların en hayırlısı" diye nitelenen seçkin bir kul olmasına rağmen! Bunun dışında, diğer bütün hak peygamberleri, sözgelimi Hz. İsa (A.S.)'yı hatırlayınız. Hayatı boyunca ne acılara göğüs gerdi, ne kadar büyük aşağılamalarla karşılaştı, ama bir tek gün bile metanetinden dirhem miktarda eksilme olmadı. Bunun da sebebi, duayı dilinden hiç düşürmemesiydi.

Dua öylesine eşsiz bir güçtür ki bir insan başka bir dinden bile olsa onun kuşatıcı gücünden mutlaka istifade edecektir. Hindistan'ın kurucusu Mahatma Gandhi buna çok iyi bir örnektir. Gandhi Müslüman değildi, ama sürekli dua eden, hayatının her anında ve her zorluğa karşı inançla göğüs geren bir insandı. Çelimsiz gövdesinin üzerindeki ucuz bezden yapılma o basit elbisesi, midesinde de iki lokma kuru ekmek ile ülkesini adım adım İngiliz emperyalizminden kurtardı, farklı ırk ve dinlerden insanları tek bir devletin çatısı altında toplamayı başardı. Zorluklar karşısında dik durmasını ve asla çözülmemesini sağlayan bu büyük enerjiyi ona duaları verdi. Günümüzde Gandhi'nin adı "tarihin en etkili yüz insanı" arasında sayılmaktadır. Bu gibi örnekler saymakla bitmez. O yüzden, genç-yaşlı demeden, hepimizin her fırsatta dua etmeye şiddetle ihtiyacı var. Müminler, "Kur'an dışındaki hiçbir kaynak duada kullanılamaz" diyen ve bu şekilde sünneti açıkça inkâr eden çarpık görüşlere kesinlikle itibar etmemelidir. Ben dinî ilimlere yıllarımı verdim, yaklaşık kırk yıl boyunca bir sürü kitap yazdım, bir o kadarını da dilimize çevirdim. Ama bugün bile hâlâ Kur'an-ı Kerim'den dua bölümlerini seçip ayıklamakta çeşitli ilmî güçlüklerle karşılaşabiliyorum. Eğer ki ben bu hâldeysem, Yaradan'a dua etmek için doğru ve kolay bir yöntem arayan diğer kardeşlerimiz ne yapsınlar? Din konusunda ihtisas sahibi olmayan insanlar, Allah'tan taleplerini ve ona yönelik şükranlarını sırf Kuranî dualara dayanarak iletmeye kalkınca zorlanmaları kaçınılmaz olmaktadır. O hâlde insanları niye gereksiz yere sıkıp bunaltalım ki? Elimizde tamamen sünnetlerden oluşma, âdeta derya gibi zengin bir dua kaynağı var. Allah'a şükür, Peygamberimiz'in dudaklarından dökülüş ânından günümüze kadar özü hiç bozulmadan gelen bir kaynak bu. Buharî, Müslim, Ebû Davud, Tirmizî gibi kaynaklar bugün de bütün tazeliğiyle elimizin altında bulunuyor. Zaten İmam Nevevî de El Ezkâr'ının önsözünde, "Eseri hazırlarken sürekli bu ana kaynakları kullandım, onların çizdiği sınırlardan dışarı taşmadım, başkaca bir kaynağa hemen hemen hiç başvurmadım" diyor.

Bu saydığım zâtların herbirinin hayatı başlıbaşına birer destandır. Kelimeleri kayda geçirirken kılı kırk yarmış, ağızlarından çıkacak her sözün sorumluluğunu son nefeslerine kadar omuzlarında hissetmişlerdir. Bugün gidin, çağdaş sünnet ulemasının hazırladığı en son kitabı satın alın, onda İmam Buharî bundan yüzlerce yıl önce her ne demişse aynısını görürsünüz. Güvenilir klasikler sizin kafanızı karıştırmaz, zihninizi gereksiz yere meşgûl etmez ve kâlbinizi kuşkuya düşürmez. Çünkü bunların hem ilmî hem de ahlâkî temelleri çok sağlamdır. Bir dinî eser öyle kolayca klasik mertebesine ulaşmaz.

Sünnete karşı saygısız olanların, Kur'an ile sünnet arasındaki tamamlayıcı ve vazgeçilmez ilmî ilişkiden haberleri bile yok. Kur'an bu dinin anayasası; sünnet ise kanun, yönetmelik ve tüzükleridir. O sık sık eleştirdikleri sünnet gündelik dinî pratiklerimizden bir çekilirse, âdeta hayatın temeli ayaklarımızın altından çekilmiş gibi olur. Ardından da Müslümanlar akıl almayacak kadar kötü durumlara düşerler. Bu şekilde düşünen ve sapkın fikirlerini topluma yaymaya çalışanları bizler zaten yakından tanıyoruz. Bunların ümmete verebilecekleri hiçbir sağlıklı bilgi yoktur. Bugüne kadar da üzüntüden ve kargaşadan başka bir şey vermemişlerdir. Ümmete, sünneti dışlayarak sağlam bir dinî kültür vermek mümkün değildir.

Doç. Dr. Abdülvehhab Öztürk'ün güncel ve akıcı çevirisiyle, kaliteli, büyük boy cilt, 608 sayfa
İslâm dini son din ise, Hz. Peygamber de son peygamber ise, o zaman sünnetin de bizlere doğru intikal ettiğine imân etmek durumundayız. Kur'an-ı Kerim ne kadar sağlam ise Buharî de o kadar sağlamdır. Taş o günden bugüne yerinden oynamadı. O yüzden, bizler anılan kaynaklara dayalı bir bilgi aldığımızda, kalbimizde hiçbir kuşku taşımamıza gerek yoktur. Kimileri diyor ki "Evet, elimizde bir rivayet zinciri mevcut. Ama bu konuda hiç yanılgı yapılmış olamaz mı?" O zaman diyorum ki açınız klasik kitapları, gösteriniz Kur'an'ın ruhuna aykırı düşen sünnet örneklerini! Bize öyle bir sünnet örneği bulunuz ki Kur'an'ın emirleriyle temelinden çelişiyor olsun. Ben her gün sünnetin en ince ayrıntılarına inen klasik kaynaklar okuyorum. Ama şimdiye kadar onlarda yüce kitabımızı yalanlayan bir tek örnek bile görmedim. Allah, sevgili peygamberine, "Biz sana Kur'an'ı insanlara anlatasın diye indirdik" buyurmuştur. Peygamberimiz'in bütün sözleri, tutum ve davranışları da işte bu açıklama sürecidir. Sünnette insan ruhuna ve sağlıklı bir toplumsal düzene aykırı hiçbirşey yoktur. Peygamberimiz'in sünnetini öğrenip takip edenler mutlaka ferahlarlar, dini anlamaları ve yaşamaları oldukça kolaylaşır. İki yıllık bir emek sonucunda ortaya koyduğumuz bu eserin bütün okurlarımıza aynı ferahlamayı ve kolaylıkları getirmesini diliyorum.


SADECE 59 KUPONA İLK KUPON YARIN

ABONELİK İÇİN TIKLAYINIZ




 
Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu
Online İlan
Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk

Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED