İlki Ankara'da gerçekleştirilen Arap-Türk Sosyal Bilimler Kongresi'nin ikincisi "Orta Doğu'daki Değişimin Yeni ve Hükümet Dışı Aktörleri" başlığı altında Kahire'de yapıldı. Önümüzdeki üç gün boyunca, Arap dünyasından ve Türkiye'den yüzlerce akademisyen, sivil toplumcu ve yazarın katıldığı bu toplantıdan, Tahrir Meydanı'ndan başlayarak arşınladığım Kahire sokaklarından edindiğim izlenimler ile Mısırlı devrimci gençlerden Hasan el Benna'nın oğlu Seyfülislâm el Benna'ya kadar pek çok kişinin söylediklerini Yeni Şafak'ta okuyacaksınız. 'Bismillah' diyerek başlayalım o halde.

'Ümmet', özellikle modern dönemlerde fazlasıyla tartışılır hale geldi. Ümmetin kendisinden veya dertlerinden çok -modern sosyal bilimin işine geleni sorgulayıcı usulüne uygun olarak- ümmet kavramının işlevselliği veya gerçekliği tartışmanın merkezine oturtuldu. 'Hayali bir cemaat olarak ümmet' diye burun kıvıranlara veya 'İslâmî bir hiper gerçeklik olarak ümmet' diye teori parçalayanlara rağmen Müslüman olanlar için, iradesini Allah'ın iradesine teslim edenler için 'bir ümmet' hep oldu. Çünkü cetvelle sınır çizen efendilerin Müslümanların elinden alamadığı yegâne değerlerden birisi ümmete olan inançtı. Ümmet inancı ve davası, bir Müslümanın yabancı bir ülkede karşılaştığı ve hiç tanımadığı birisinin Müslüman olduğunu öğrenmesiyle beraber hissettiği o 'fazla'da hep var oldu.

Kahire Üniversitesi'ndeki toplantılar sırasında dinlediğim konuşmalar boyunca sıklıkla oturduğum salona baktım. Tunus'tan, Libya'dan, Cezayir'den ve diğer pek çok İslâm ülkesinden gelen kardeşlerimle aynı salonda, benzer hissiyatlarla, aynı dertlerin üzerine eğiliyorduk. Artık surda bir gedik açılmıştı... Ümmetin birliği önündeki yapay sınırların koruyucusu olan diktatörler yıkıldıkça da kahpe rüzgarın nereden estiğinin önemi gittikçe azalacaktı. Mısır'dan bana kalan en önemli his ve belki de 'bilgi' buydu sanırım.

MÜSLÜMANLAR HER YERDE!

Kahire'de üniversiteden ara sokaklara, çarşılardan turistik mekânlara kadar gezme fırsatı bulduğum her yerde göze takılan ilk sosyolojik realite İslâm'ın hayatın tüm alanlarında sadece görünür olmakla kalmadığı, aynı zamanda içselleştirilerek yaşandığı bir toplum olduğudur. Beş kadından dördünün başörtülü veya peçeli olduğunu, arabasına bindiğimiz iki şoförden birisinin ya Kur'an tilaveti ya da hutbe dinlediğini, tanıştığım hemen herkesin namaz kıldığını fark ettiğim bir şehirdi.

Mübarek'in indirilmesiyle beraber, Mısır'da anomalinin (yasasızlığın) hakim olduğu tam bir 'devrim sonrası dönem' yaşanıyor aslında. Klasik bir darbeci refleksiyle hareket eden askerî rejim "Biz gidersek asayiş yok olur ve kaosa girersiniz" mesajını vermek istiyor. Devrim öncesi hapishanelerdeki pek çok suçlunun salıverilmiş olması bu mesajın verilmesini de haliyle kolaylaştırıyor.

TAHRİR'İ 'BALTACILAR' SARDI

Mısır halkı o meydanda üşüdü, aç kaldı, gaz bombalarına boğuldu, dövüldü, yaralandı, kanadı ve öldü ama kıyamdaki duruşlarını hiç bozmadı. Yine o meydanda birbirlerini doyurdu, tedavi etti, korudu; birlikte ibadet etti, slogan attı, polis zulmüne maruz kaldı. Ama zulme karşı kıyamdaki duruşunu hiç bozmadı. Bu düşüncelerle, devrim şehitlerini selamlayarak Tahrir Meydanı'na ayak bastığımda büyük bir hüzne boğuldum. Zira şu anda meydandaki on iki çadırdan sadece üçü muhaliflere ait; geri kalanındaysa işi gücü olmayan ama suç işlemeyi iyi bilen, halk arasında 'baltacı' diye adlandırılan güruh kalıyor. Akşam çökünce kimse Tahrir Meydanı'na yanaşmaya cesaret edemiyor, çünkü baltacılar önüne geleni gasp ediyor, hatta bıçaklıyor ama yakalanmıyor veya meydandan uzaklaştırılmıyor.

SUÇ ORANINDA ARTIŞ YOK

Tüm bu anomaliye rağmen, hâlen istenilen kargaşa ortamının oluşmadığını, stadyumda çıkan olaylarda olduğu gibi derin devletin iş başında olmasına karşılık Mübarek'in düşürülmesinin ardından geçen bir yıl boyunca Mısır'da suç patlamasının yaşanmadığını da not edelim. Bunun sebepleri daha ayrıntılı bir araştırmayı gerektiriyor elbette. Ancak naçizane gözlemlerime göre halktaki dindarlık damarının ve devrimi sahiplenme içgüdüsünün, sağduyuyu askerî rejimin taktiklerine galip çıkardığını, 'size mecbur değiliz' mesajını verdiğini söylemek mümkün görünüyor.

Siyasi aktörlüğün hazzı

Arap-Türk Sosyal Bilimler Kongresi'nin yapıldığı Kahire Ünivesitesi'ne gittiğimiz üç günün üçünde de öğrenci eylemleri vardı! İlkinde sınavlarında haksızlık yapıldığını öne süren ve tekrar edilmesini talep eden yüz kişilik bir grup öğrencinin eylemine tanıklık ettik. Bir diğerindeyse üniversitenin ana binasının önüne çadır kurup oturma eylemiyle protestolarını devam ettireceklerini öğrendiğimiz, kendilerine 'Tahrir Öğrenci Hareketi' diyen grubun protestosu vardı. Söylediklerine göre talepleri, öğrencilerin siyasete katılmasını engelleyen eski öğrenci kanununun değiştirilmesiydi. Böylelikle yeni anayasa komisyonunda da seslerini duyurma fırsatını elde edeceklerdi. Eğitim Bakanı Ahmed Cemal Musa'yla görüşen gençlere bakan "Kanunu değiştirmeyeceğim. Siz de hiçbir şey yapamazsınız. Yapsanız bile fark etmez" demiş. Bunun üzerine bahsettiğim protesto hareketi ortaya çıkmış. Kaldığımız zaman boyunca takip ettiğim gazetelerden ülkenin çeşitli yerlerinde yapılan pek çok protesto eyleminden haberdar oldum. Örneğin kötü çalışma koşullarının düzeltilmesi talebiyle belediye otobüsü şoförleri iki günlüğüne grevdelerdi. Sonuç alabildiler mi bilmiyorum. Ayrıca Tahrir Meydanı etrafında da gün boyunca kâh protesto eden kâh şenlik havasında eğlenerek slogan atan insanlara rastlamak mümkün. Ancak dediğim gibi, 'baltacılar' sebebiyle Tahrir Meydanı'na ayak basmaktan çekinenler çoğunlukta, çünkü baltacıların asıl görevi suç işlemekten ziyade 'eylem kırmak' olarak görülüyor. Bunu da 'görev aşkı'yla yerine getirdikleri söyleniyor. On yıllardır ezilen, bastırılan Mısır halkı, protesto ederek sesini duyurabilmenin, irade sahibi 'siyasî aktör' olmanın tadını almış; kolay bırakacağa da benzemiyor.

Yarın:

* Sosyal Bilimler Kongresi'nde neler yaşandı?
* Hasan el Benna'nın oğlu Seyfülislam neler söyledi?