FOTOĞRAFLAR TARIK BAKICI
FOTOĞRAFLAR TARIK BAKICI

Gezi Parkı eylemeleri üzerine çok şey yazılıp söylendi. Olayların arkasındaki dış bağlantılardan illegal yapılara ve kurumlara kadar pek çok şey yazıldı konuşuldu. Gerçekten Gezi Parkı eylemlerini sadece dış bağlantılarla ve operasyon ile açıklayabilir miyiz? Taksim'de çevre duyarlılığı ile hareket edenleri görmeyecek miyiz?Bu soruları AK Parti Kütahya Milletvekili ve terör uzmanı Prof. Dr. İdris Bal ile konuştuk.

Olayların başlangıcıyla günümüzdeki geldiği nokta arasındaki fark nedir?

Taksim'deki gelişmeler demokrasi sınırları içerisinde kabul edilebilecek masum taleplerin çevreci duyarlılığa sahip az sayıda insan tarafından başlatılmıştır. O noktada kalsaydı, dikkatli davranılsaydı olay şimdiki haline gelmeyecekti.

Ne yapılmadı da bu noktaya geldi?

Bu insanların haklı talepleri muhatap alınsaydı bu noktaya gelmezdik. İkincisi polisin bu insanlara sert müdahalesi olayın seyrini değiştirdi. Ve bu ortamı fırsat olarak gören ve uzunca süreden beri pusuda bekleyen başta illegal grupların temsilcileri olmak üzere hükümete yönelik farklı tepkileri olan kesimler sokağa döküldü ve olaylar Türkiye geneline dalga dalga yayıldı. Hala geç kalmış sayılmayız. Yapılması gereken, talepleri ve o talep sahipleriyle, hükümete ve Başbakan'a yönelik operasyon başlatanları ayrıştırmaktır.

EMRİ KİM VERDİ

Polisin şiddeti mi olayların boyutunu değiştirdi?

Burada polisin şiddeti mi yoksa polise oradaki eylemcileri dağıtma emri verilmesi mi olayların şeklini değiştirdi ikilemi içerisine girebiliriz. Doğal olarak kolluk güçleri kendisine verilen emri yerine getirmek zorundadır.Eğer eylemcilerin dağıtılması emri verildiyse bunu bir şekilde farklı araçları kullanarak bu emri yerine getirecektir. Fakat bu emir yerine getirilirken yetkinin suistimal edilmesi, gereksiz şiddettin kullanılması söz konusu ise tabiî ki söz konusu polislerin hukuken sorumluluğu söz konusu olacaktır. Bu bağlamda Taksim'deki olayların yönetimiyle ilgili bir sorunun olduğu ve bundan dolayı olayların Türkiye geneline yayıldığı söylenebilir. 

Kaos ortamında hedef hükümet ve Erdoğan mı?

Olayların kontrolden çıkması geçmişte darbe planı yapanların, Ergenekoncuların ve diğer grupların başaramadığı bir ortam yarattı. Geçmişte hükümete ve Erdoğan'a yönelik tüm girişimler ideolojikti o yüzden başarılı olmadı. Ama burada çevre duyarlılığı ile başlayan yaşam tarzı endişeleri gibi gerekçeler başka bir ortam oluşturdu. Bu ortamı illegal yapılar ve örgütler de beklemiyordu açıkçası ama sahne aldılar. Ve şimdi onlar daha baskın ve etkililer. Bakın meydanlarda atılan sloganlara. Başbakan Erdoğan'a kişisel olarak düşmanlık ifade eden sloganlar, 'hükümet istifa' çağrıları. Şimdi Türkiye'deki demokratikleşme, ekonomik gelişme, çözüm süreci gibi pek çok parametreye baktığımızda bu hükümetin istifa etmek zorunda kalacağı ne gibi bir ortam var ki. Yani tüm bunlar artık bu eylemin çevre bilinci ve duyarlılığı ile yapılan eylemler olduğu iddiasını çürütüyor. Derin bir operasyon var Türkiye'ye, partimiz ve Başbakanımız'a karşı. Buradan bir sonuç çıkarmalıyız.

DARBE TEHLİKESİ GEÇMEDİ

Nedir o?

Özellikle illegal gruplar Taksim'deki olayları bahane ederek hükümeti, Başbakan'ı yıpratma, Türkiye'nin istikrarına ve saygınlığına zarar verme bağlamında ellerinden geleni yapmaya başlamışlardır. Aslında bu durumda Türkiye'nin illegal yapılarla suç örgütleriyle mücadelede hiçbir zaman rehavete düşmemesi gerektiğini göstermekte, gerek kolluk kuvvetlerle gerek istihbaratla gerekse yargısıyla uzun vadeli uzun soluklu yürütmesi gerektiğini erken zafer çığlıklarının doğru olmadığını göstermektedir. Bu süreçte Türkiye bu illegal yapılarla hukuk zemininde daha güçlü mücadele etmelidir. Bu net biçimde ortaya çıkmıştır.

Bu illegal örgütler hangileri ve kimlerle irtibatlı?

Benim bu konuda net açıklamalar yapmam doğru değildir. Yeri geldiğinde delilleriyle beraber hükümetimiz, yetkililer gerekli açıklamaları yapacaktır. 

HER ARACI KULLANIYORLAR

Dış güçler ne kadar devrede?

Türkiye'nin bölgesinde ve dünyada etkin bir konuma gelmesinden, kendi senaryolarıyla, kendi doğrularıyla hareket etme çabasından ekonomisinin güçlenmesine, siyasi istikrarından toplumsal barışı sağlamasına pek çok olumlu gelişmenin bölgede ve dünyada Türkiye'ye karşı olanları rahatsız ettiği muhakkak. Onlar her an Türkiye'nin tökezlemesini bekliyorlar. Bu fırsatı biz onlara verdik ve onlar da içerdeki işbirlikçilerle sahneye çıktılar.

Şunu anlamak istiyorum. Geçmişte pekçok darbe girişimi oldu. Bunların hiçbirinde bu kadar başarılı olamayanlar şimdi neden başarılı oluyorlar?

Bizim bünyemiz güçlü olduğu sürece dış güçlerin ve onların içerdeki işbirlikçilerinin bize zarar vermesi mümkün değildir. İşte Taksim'de başlayan olayların iyi yönetilememesi bünyede bir zaaf ve zayıflık yarattı. Şimdi onlar o zaaf ve zayıflığı kullanıyorlar. Türkiye bölgesinde sert gücünün ötesinde etkin bir yumuşak güce dönüşüyor. Bundan rahatsız olanlar sadece içerdeki işbirlikçileri ile operasyon yapmıyor, ekonomik yatırımlar, borsa operasyonları da bunun içinde. Şimdi bütün bu araçlar devrede. Türkiye'yi zayıf düşürmek için tüm araçları kullanıyorlar.

Mesela…

Ekonomik araçlar. Borsa spekülasyonları, döviz fiyatlarındaki ani artış ve azalışlar gibi. Türkiye son yıllarda sağladığı ekonomik başarı ile örnek bir ülke. Yurt dışından gelen yatırımlar bu gelişmeye, bu güven ve istikrar ortamına geliyorlar. Son 10 gün içinde ekonomik enstrümanlardaki hareketliliğe bakarsak bu gelişmelerde dış güçlerin ekonomik operasyonlarının da olduğunu görürüz. AK Parti ve Erdoğan karşıtları haklı talepleri istismar ediyor artık.

İyileşmenin, normalleşmenin yolu?

Bünyeyi sağlam tutmak. Bu ise tam demokrasi ve demokratikleşme ile olur. Şu anda illegal yapılanmalar demokratik talebini ortaya koyan insanların duyarlılığını suistimal ediyorlar. Bunun için çevreci duyarlılığın tatmin edilmesi ve Taksim'deki sorunun çözülmesi bir zarurettir.

HAYAT TARZI DAYATMASI YOK

'Hayat tarzlarımıza müdahale ediliyor' endişesi haklı mıdır?

Doğal olarak demokrasilerde birey çok önemlidir. Bireyin özel hayatı ifade hürriyeti örgütlenme hürriyeti kutsal denecek kadar önemli kabul edilmemektedir. Fakat bu  demokrasilerde özel hayat ya da özgürlük adı altında herkesin her isteğini her şekilde her yerde yapabilmesi anlamına gelmez zira demokrasiler kurumlar ve kurallar rejimidir. Bu çerçevede şiddet bulaşmadan hukukun sınırları içerisinde demokratik geleneğe uygun ifade hürriyetine örgütlenme hürriyetine karşı yapılan hatalar varsa bunlar sonuna kadar eleştirilmeli ve herkes bunlardan ders almalıdır. Diğer taraftan alkolle ilgili düzenlemeler diğer demokratik ülkelerde örnekleri görüldüğü gibi toplumu ve bireyi korumaya yönelik atılan adımlardır. Bunlar özel hayata müdahale olarak değerlendirilemez. Ama devlete düşen bu endişeleri ortadan kaldıracak adımları da atmaktır. Bu algıyı ortadan kaldırmaktır.

Bu eylemlerde bize yönelik genel bir tepki, eleştirilerin ne olduğu alt alta yazılarak, kendimize eleştirel bakabilmeliyiz.

Bunun için hala şansımız var değil mi?

Elbette var. Yeter ki karşılıklı adım atalım. Kaosu, yangını, savaşı başlatabilirsiniz ama nerede biteceğini belirleyemezsiniz. Bu nedenle olaylar hafife alınmamalı insanlar tahrik edilmemeli yangına benzinle değil su ile müdahale edilmelidir. Söylemlerimiz sert değil, tahrik edici değil teskin edici kucaklayıcı, yumuşatıcı olmalıdır. Zira şu andaki durumda bile ülkemizin imajı, ekonomisi, borsası, turizmi, istikrarı sosyal barışı, zarar görmektedir. Bu yapıldığında ise devam eden olaylar mesnetsiz hale gelecektir. Buna rağmen şiddet kullanan aşırı uçların yıkıcı eylemlerine müsaade edilmemeli, devlet otoritesinde bir boşluk, bir zaaf oluşturulmamalıdır.

TÜRKİYE BAHARI 1945'DE BAŞLADI

Türkiye Baharı tespiti için yorumunuz ne olur?

Türkiye'deki olaylar asla Arap Baharı'nın Türkiye'ye yansıması olarak değerlendirilemez. Zira Arap Baharı kendi geçmişiyle tek partisiyle hesaplaşma, baskıcı rejimle hesaplaşma, kendi değerleriyle barışma, normalleşme ve öz güven kazanma bağlamında 1946'larda Türkiye'nin yaşadığı sürecin tecrübenin 60-70 yıl gecikmeyle yaşanmasından ibarettir. Yani Türkler kendi tek partisiyle, baskıcı rejimle 40'larda 50'lerde hesaplaşırken, mücadele ederken, Araplar bunu 2010'larda gecikmeyle gerçekleştirebilmektedir. Üstelik Türklerin kendi geçmişiyle hesaplaşması, öz güven kazanması, çok partili sistemi, demokrasiyi kurabilmesi, ifade hürriyeti ve örgütlenme hürriyetinin olması, saygın bir dış siyasete sahip olması Arap Baharı'nı gerçekleştirenler için bir esin kaynağı, model olmuştur. Öyleyse günümüzdeki Türkiye' deki olayların adını nasıl koymak gerekir; Amerika'daki Wallstreet olaylarına, İngiltere'deki Londra olaylarına, Fransa'daki Afrika kökenlilerin ayaklanmalarına ne ad veriliyorsa işte ona benzer bir ad Türkiye deki olaylara verilmesi gerekiyor.

Gerilim çözüm sürecini de etkiler

Bu gelişmeler çözüm sürecini nasıl etkiler?

Çözüm süreci Türkiye'nin Kürt sorununun çözmesi ve PKK'nın silah bırakması için büyük bir fırsattır. Bu süreç şu anda başarı ile işliyor. Bu sürecin devam edebilmesi toplumsal barış iklimine bağlıdır. Son yaşanan olaylar ekonomimizi, borsamızı, turizmimizi, dış siyasetimizi olumsuz etkilemekte olduğu gibi barış sürecini de olumsuz etkileyecektir. Bu olayların eğer önü alınamazsa farklı provokasyonlar olabilir. Çözüm sürecini baltalayacak provokasyonlar olaylar olabilir, açıklamalar olabilir. Eğer öyle bir gelişme olursa bu olumsuz hava hükümetin, karar vericilerin şevklerini kırabileceği gibi çözüm sürecine odaklanmak yerine dikkatlerin başka tarafa dağılmasına yol açabilir. Böyle bir durumda çözüm süreci arka plana itilebilir. Bu nedenle hem çözüm süreci için hem genel anlamda ülkemizin tüm çıkarları için bu olaylar durdurulmalı ve sona erdirilmelidir. 

Talepleri dinlemeliyiz

Taksim'de süreç iyi yönetilemedi dediniz? Nasıl olmalıydı?

Sembolik öneme sahip yerlerde gerçekleşebilecek projeler her zaman tartışmaya açıktır, her zaman memmuniyetsizlikler olacaktır. Birinci sınıf demokrasilerde bu tür hassas durumlarda alternatif projeler ortaya konulur ve bu tür projeler anketlerle test edilir ya da yerel halka mini referandum yapılır. Ve böylece meşruiyetin kaynağı olan yerel halkın onayı alınır. Ve bundan sonra ise çoğunluğun teveccühünü, desteğini alan proje hayata geçirilir. Böyle bir durumda ise zaten meşruiyetini vatandaştan alan projeye karşı büyük çaplı tepki ve eylemin meşru zemini ortadan kalkar.

Taksim'de böyle olmadı mı?

Olmamış görülüyor. Taksim meydanının ne olacağıyla ilgili, bu bölgeyi en çok kullanan yerel vatandaşın bir şekilde düşüncesi onayı alınabilirdi ama alınmamış. Bundan sonra alınabilir. Bu hepimize ders olmalı. Özellikle yerelde gerçekleştireceğimiz projeler atacağımız adımlar yerel halk ile dayanışma içerisinde onların görüşleri alınarak anketlerle mini referandumlarla  demokratik bir şekilde gerçekleştirilmelidir. Vatandaşa örneğin Taksim meydanında tamamen park haline gelmesi, müze yapılması cami yapılması, alışveriş merkezi, rezidans gibi alternatifler sorulabilir ve gelen tepkiye talebe göre yerel yönetimler projelerini şekillendirebilir. Bu olayları başlatan talepler hala önemlidir. Bu gerginliğe daha fazla göz yumulmamalıdır. Unutmayalım iktidarı ve muhalefetiyle birlikte aynı kayığın içerisindeyiz karşı tarafa geçmek istiyoruz. Bu açıdan hızla olaylara kaynaklık eden Taksim'le ilgili halkı yatıştırıcı teskin edici halkın duyarlılıklarına saygılı açıklamalar yapılmalı çözümlemeler öneriler ortaya koyulmalıdır.