alimuratg@yahoo.com

"Okul", gelişme çağındaki kuşaklara kazandırdığı bilimsel, kültürel ve ahlâkî değerlerle, insan hayatının tamamı üzerinde tartışılmaz etkileri olan bir kurum... Âdeta, yeni satın alınmış bir bilgisayarın henüz formatlanmamış olan hard-diskine benzer biçimde, her türlü olumlu ve olumsuz düşünceyle donatılmaya açık durumdaki genç beyinler, insana yaraşır bir hayat çizgisi üzerinde yol alabilmeleri için bu kurumun çatısı altında yıllarca özenle biçimlendirilirler.

Eh, hâl böyle olunca, sinema gibi ilhamlarını doğrudan doğruya hayatın içinden alan çağdaş bir sanatın da böylesine stratejik öneme sahip, insanı temelinden biçimlendirici nitelikteki bir örgütlenmeye ilgisiz kalması düşünülemez elbette...

Okul ortamı, doğası gereği, hayatın içinde sonradan bol bol karşılaşılacak olan her türlü acı ve sevincin tohumlarını da bünyesinde taşır. İlk başarı ve başarısızlık, ilk hayâl kırıklığı, ilk zafer, ilk aşk, ilk terk ediliş, ilk aşağılanma, ilk takdir, hattâ ve hattâ, hayatta bizi sürekli tehdit edecek olan her türlü mikroba karşı (hem gerçek anlamıyla, hem de bir metafor olarak "mikrop") ilk savunma sistemini oluşturmamız bile hep okul sıralarında gerçekleşir.

Sorarım size, acaba aranızdan hanginiz ilkokul sıralarında endişeli bir yüz ifadesiyle "aşı sırası"nı bekleyişini unutmuştur? Dahası, okuldaki ilk gününü, ilk sınıf başkanlığını, ödül olarak aldığı ilk kırmızı kurdelesini, ilk karnesini ya da çocuksu bir masumiyetle tutulduğu ilk aşkını belleğine kazımamış olanımız var mıdır acaba?

İşte, bu gibi nedenlerden dolayıdır ki okul hayatının, bu hayatı yaşamış olan herkesin üzerinde kalıcı, kalıcıdan da öte neredeyse "travmatik" bir etkisi vardır.

O yüzden, sinema tarihi içinde üstünkörü bir gezintiye çıkıldığında, eğitim hayatına dair -kimileri salt ticarî amaçlarla üretilmiş, kimileri de doğrudan "başyapıt" mertebesine ulaşmış olan- nice öyküyle karşılaşmamız hiç sürpriz sayılmamalı... Özellikle de günümüzde Hollywood ile temsil edilen batı sineması bu özel alt-tür üzerine şimdiye kadar pek çok önemli yapıt ortaya koydu.

Bunları kronolojik olarak sıralamaya kalktığımızda, ilk anda aklımıza gelen örneklerden biri de Avustralya kökenli James Clavell'in yönettiği, 1967 yapım tarihli "Sevgili Öğretmenim" (To Sir with Love)... Hollywood'un ilk siyahî başrol oyuncusu Sidney Poitier'nin unutulmaz bir performans sergilediği bu duygusal film, Mark Thackeray adlı eski bir mühendisin Londra'nın East End bölgesindeki bir okula atanmasının ardından yaşadığı olayları anlatmaktaydı. Uzun süre öğretmenlik yapmak istemeyen ve bir an önce aslî mesleği mühendisliğe dönmek için can atan Thackeray, öğrencileriyle dostâne bir ilişki kurduğu bu okulda gitgide mühendislik sevdasından uzaklaşır ve adını okulun tarihine altın harflerle yazdıran efsanevî bir eğitimciye dönüşür.

Vaktiyle ülkemizde de gösterilip çok sevilmiş olan bu yapıt, eğitim-öğretim hayatına getirdiği gerçekçi bakış açısıyla o gün bugündür bu kategorideki filmler arasında ayrıcalıklı bir konuma sahiptir.

Sinemadaki en tahripkâr okul öykülerinden biri: "Grease"

"Okul filmleri", kimi zaman bu kurumlardaki duygusal ve trajik deneyimleri işlerken, kimi zaman da eğitim-öğretim hayatını mizahî bir öykünün arka fonu olarak kullanmışlardır. Çünkü hayat sürekli olarak gerilimler ve çatışmalar üzerine kurulmadığı gibi, bünyesinde hayatın nüvelerini taşıyan okul düzeni de yalnızca can sıkıcı, aşırı bir disiplinle bezeli günlerden ibaret geçmez, öyle değil mi?

İşte, Amerikalı yönetmen Randal Kleiser'in yıllarca kapalı gişe oynamış ünlü bir Broadway müzikalinden 1978 yılında beyazperdeye uyarladığı "Grease" de eğitim-öğretim kurumlarında bulunmanın şamatalı tarafını önceleyen bir gençlik filmi olarak hatırlanmaktadır. Adını, erkeklerin saçlarına sürdükleri -öyküsünün geçtiği 1950'lerde pek popüler olan- "Briyantin" kreminden alan (Filmin adı bir kaç farklı anlama sahip, ama aynı zamanda bu anlama da geliyor) "Grease", ülkemiz gençliğinin 2000'lere kadar nisbeten uzak olduğu, ancak yeni milenyumla birlikte büyük bir başarıyla (!) eklemlendiği laçka bir eğitim-öğretim sisteminin de bütün temel kodlamalarıyla doludur. Lise ortamının bir "kendini yetiştirme yeri" değil salt "karşı cinse kur yapma ortamı" olarak algılanması; içki, sigara ve uyuşturucu kullanımının ilk adımlarının buradaki arkadaş çevresi içinde atılması, zamanından çok önce yaşanan cinsel tecrübelerin genç izleyicilere gayet normal ve alenî bir davranış biçimi olarak empoze edilmesi; nihayet "ders çalışma"nın bu ortamdaki en sıkıcı, gereksiz ve önem açısından da en son sıradaki bir eylem olarak sunuluşu...

Üretildiği kültürün -Amerikan toplumu- kodları açısından tutarlı ve başarılı, ancak Üçüncü Dünya'ya yaydığı mesajlar açısından ise son derece rahatsız edici bir film olan "Grease", Hollywood'un başka hiç bir altenatif çıkışa hayat hakkı tanımadan tam gaz ilerlediği 1970'lerde, dünyanın her köşesi gibi ülkemizde de aylarca gösterimde kalıp televizyon kanallarında defalarca yayımlanarak, ülkemiz gençliğinin bilinç altında son derece olumsuz etkilere yol açtı; öyle ki anılan dönemde sokaklar saçını öne doğru tente gibi uzatmış, yollarda yaylana yaylana yürüyen sayısız "John Travolta taklidi" gençle dolup taşacaktı. Ki günümüzde ülke çapına yayılmış olan binlerce ilköğretim kurumu ve lisede -aynen "Grease"deki gibi- alabildiğine rayından çıkmış bir okul algısının pek çok olumsuz sonucunu zaten hep birlikte gözlemlemekteyiz. 1980'lerin başlarında Türk kültürüne ve eğitim-öğretim sistemine son derece uzak bir yapılanma gibi görünen Rydell Lisesi'nin, günümüzün İstanbul'unda "kız meselesi" için ölümcül kavgalara girişen, kapı önünde satılan uyuşturucu hapların müptelası olmuş, okul içi çete yapılanmalarında söz sahibi olabilmek adına birbirini döner bıçaklarıyla doğrayan, sigarayı ve içkiyi hayatının ayrılmaz bir parçasına dönüştürmüş gençleriyle herhangi bir Türk lisesinden görünüm itibarıyla pek de bir farkı kalmamış durumda...

1982 yılında yönetmen Patricia Birch tarafından ikinci bölümü de çekilen, ancak ilki kadar ilgi görmeyen "Grease", bu ayartıcı yaklaşımıyla şimdiye kadar çekilmiş okul filmlerinin belki de en zararlısı olarak listemizde özel bir konumda tutulmayı fazlasıyla hak ediyor.

Öte yandan, okul ortamını hayattaki ilk gönül kıpırtılarının doğduğu yer olarak duygusal bir öykünün merkezine oturtan tek film "Grease" değil elbette... Bunu ondan çok daha kaliteli ve usturuplu bir biçimde yapan başka yapıtlar da mevcut. Sözgelimi, yönetmenliğini Joan Darling'in gerçekleştirdiği, başrollerinde ise Susan Dey ve William Katt'in oynadıkları 1977 yapımı "İlk Aşk" (First Love), lise atmosferinde yaşanan tutkulu bir gönül ilişkisini en iyi anlatan filmlerden biri olarak göz doldurmuş ve vaktiyle genç kuşak izleyiciler tarafından epeyce sevilmişti.

Sinemada "okul ortamında aşk" temasının en popüler türlerinden biri de "öğretmene duyulan aşk" şeklinde tezahür eder. Çoğu kez platonik düzlemde yaşanan bu aşkı ele alan kimi filmler bunu çok ciddi ve naif bir biçimde anlatırlarken, daha bir tecimsel amaca hizmet eden kimileri de yalnızca iç gıcıklayıcı bir malzeme olarak kullanmakla yetinirler. O yüzden, bu türün sinema tarihinde herhangi bir iz bırakmamış olan kaba-saba erotik örneklerine hiç girmemeyi yeğliyoruz.

'Ders'e değil, 'ölüm'e giden hocalar

Temel eğitim-öğretim kurumları, özellikle de eğitim sisteminin lise düzeyindeki yapılanması nicedir ciddi bir çöküş içinde bulunan Amerikan toplumu, bu konudaki haklı endişe ve isyanlarını özellikle son 25-30 yıldır beyazperdeye daha bir sıklıkla yansıtıyor. Böylelikle sinemaseverler de karanlık salonlarda -kimileri gerçekten etkileyici olan- pek çok okul melodramı izleme fırsatı elde etmekteler...

Bunlardan, Amerikalı Mark L. Lester'in yönettiği 1982 tarihli "1984 Sınıfı" (Class of 1984) hemen aklımıza gelen önemli örneklerden biri... Aktör Perry King'in canlandırdığı öğretmen Andrew Norris karakteri, New York'ta yeni göreve başladığı varoş lisesinde yaşanan şiddet olayları karşısında şaşkına döner. Devlet otoritesi ve disiplinin tamamen çöktüğü bu kurumda öğrenciler içeri -ateşli silah trafiğini durdurabilmek için- metal dedektörleriyle aranarak girmekte, buna karşılık yine de okul bünyesinde akla gelebilecek her türlü suç işlenmektedir. Kahramanımız, öğrencilerin ve öğretmenlerin hiç bir can güvenliğinin bulunmadığı bu zıvanadan çıkmış ortamda bir yandan işini yapmak, diğer yandan da hayatta kalmak için mücadele etmek zorundadır.

Modernitenin getirdiği vahşi sorunlarla boğuşan toplumlarda eğitim-öğretim kurumlarının 2000'lerde alacağı görünümü daha çeyrek yüzyıl öncesinden isabetli biçimde görmek gibi bir özelliği bulunan bu etkileyici film, vaktiyle sinema yazarları tarafından oldukça sert ve abartılı bulunmuştu. Ancak, aradan geçen sürede gözlenen olumsuz gelişmeler -aynı zamanda senaryonun da sahibi olan- yönetmen Lester'i fazlasıyla haklı çıkardı. Bugün artık bırakın ABD'yi, Türkiye'de bile hemen her lisede yöneticiler sabahları giriş kapılarında aslî amacının dışında kullanılan cep telefonları ve sustalı bıçakları toplamakla uğraşıyorlar.

"1984 Sınıfı"nın mimarı Lester, okulların gelecekte alacağı görünüme ilişkin bu karamsar bakış açısını 1990 yılında çektiği bir başka yapıtta da aynen sürdürdü. "1999 Sınıfı" adını taşıyan devam filminde kanlı-canlı gerçek eğitimcilerin -yakın gelecekte yaşanacak yoğun güvenlik sorunları nedeniyle- sistemden çekilmesini ve yerine sınıflarda -gerektiğinde sorun çıkartan öğrencileri "öldürme yetkisi"ne de sahip- "robot öğretmenler"in devreye girmesini anlatan yönetmen, fantazi dozu bir hayli yüksek bu yapıtıyla oldukça ürkünç, artık bütünüyle suç örgütlerinin savaş alanına dönüşmüş bir okul modelinin de kâhinliğini yapmaktaydı.

Eğitim-öğretim kurumları, sinemada her zaman sıcak çatışmaların merkezi olarak tasvir edilmedi elbette... Bu kurumlar, kimi zamanlarda da "gelenekçilik" ile "reformculuğun" birbirleriyle salt entelektüel düzlemde mücadele ettiği mekânlar olarak boy gösterdi beyazperdede. Böylesi bir kültürel çatışmayı merkezine oturtan en ünlü film ise Avustralya asıllı yönetmen Peter Weir'in 1989 tarihli "Ölü Ozanlar Derneği" (Dead Poets Society) adlı yapıtıdır. ABD-Vermont'taki Welton Akademisi'nin eski mezunlarından olup, aynı okulda yıllar sonra edebiyat öğretmeni olarak göreve başlayan John Keating (Robin Williams), geleneklerine bağlılığıyla övünen bu disiplinli kurumu kısa sürede "dönüştürmek" gibi zorlu bir çabaya girişir. Öğrencilere şiir ve roman gibi edebiyat dallarını tatsız tuzsuz birer matematiksel formül biçiminde değil insanın ruhunu okşayan yüksek birer sanat eseri boyutuyla sevdirmeye çabalayan Keating, sistemi zorlayan "devrimci" tavırları nedeniyle çok geçmeden statüko yanlısı velilerin ve okul yönetiminin alerjisini toplamaya başlayacaktır. Sonuçta ise zafer, Keating'i "disiplinsiz bir hoca olduğu" iddiasıyla görevden alan okul yönetimindeymiş gibi gözükmekle birlikte, aslında yine bu idealist eğitimcinin olur. Çünkü, yolu kesilene kadar görev yapmayı başardığı sınırlı bir zaman diliminde, gelecekte ülkenin yönetimine talip olacak pek çok genç adamın hayata bakışını derinden etkilemeyi başarmıştır. Zaten onun istediği de tam olarak budur: Eğitim-öğretim sisteminin birbirinin kopyası "kütükler" değil, herbirinin ayrı birer ruhu ve kişiliği olduğu peşinen kabul edilmiş "bireyler" yetiştirmesi...

Bir yandan -"öğrenci milleti"nin isyankâr ruh yapısına son derece iyi gelen öyküsüyle- gösterime girdiğinde dünyanın her köşesindeki genç izleyicilerin büyük beğenisiyle karşılanan "Ölü Ozanlar Derneği", diğer yandan ise şu önemli konu başlığında çok ciddi bir tartışma başlatıyordu:

"Genç kuşakların eğitiminde önemli bir yol gösterici olarak kabul edilen 'gelenek', istisnasız her durumda bu denli kötü bir şey midir ki, Keating karakteri üzerinden böylesine aşağılanmayı hak ediyor?" Duygusal boyutuyla yeterince etkileyici olan bu film, içerdiği örtülü siyasal mesajlarla ise okul filmleri arasında her zaman için tartışmaya açık bir yapıt olarak kalacak.

"Ölü Ozanlar Derneği"nin bayan bir öğretmen üzerinden bir çeşit tekrarı sayılabilecek olan 2003 yapım tarihli "Mona Lisa Tebessümü" de (Mona Lisa Smile) Katherine Ann Watson (Julia Roberts) adlı reformcu bir öğretmenin, Amerikan toplumunun 1950'lerdeki görece muhafazakâr kültürel yapısı içinde sanat tarihi öğretmeni olarak geldiği Wellesley Koleji'nde verdiği değişim mücadelesini ve yaşadığı hayâl kırıklıklarını anlatır. Bu türün diğer bütün örneklerinde gözlendiği üzere, senaristler anılan filmde de -öğrencilerin hayata bakış açısını dönüştürme uğruna büyük manevî yaralar almış olmasına karşılık- finalde zaferi yine reformcu kahramanımıza teslim ederler.

Gelenekçi bir eğitim sisteminin yerden yere vurulduğu bir başka film ise İngiliz yönetmen Alan Parker'ın 1982 yapımı "Duvar"(The Wall)'ıdır. Ünlü İngiliz protest rock grubu Pink Floyd'un 1979 yılında yayımladığı aynı adlı müzik albümünün konseptinin sinemaya uyarlanmış bir versiyonu olan "Duvar", orta sınıfa mensup Pink adlı bir İngiliz gencinin İkinci Dünya Savaşı'nın yoksulluk ve acıyla dolu yıllarından günümüze kadar uzanan çalkantılı hayatını iki saatlik bir müzik klibi estetiği içinde anlatmaktaydı. Büyük savaşta babasını yitirmenin ezikliğini her dem üzerinde taşıyan genç Pink, ilkokul yıllarında da -dayağa belli sınırlar içinde izin veren- gelenekçi İngiliz eğitim sisteminin öğretmenlerden sıklıkla hakaret işitir ve kıçına bol bol sopa yer. Bu da onun hayatı boyunca üzerinden atamayacağı bir ezikliğin gelişmesinde etkili olur. Öyle ki gün gelip dünyaca ünlü bir rock yıldızına dönüştüğünde bile söz konusu saplantılı ruh hâlinden bir türlü kurtulamaz.

"Öğrenciye karşı dozunda bir dayağın yasal olması" gibi garip geleneklere sahip İngiliz eğitim-öğretim sistemi özelinde, eğitim dünyasında gözlenen evrensel boyutlardaki kimi hoyratlıkların yerden yere vurulduğu "Duvar", doğduğu ülkedeki (İngiltere) mevcut manzaraya bakıldığında bu eleştirel tutumunda belli ölçüde haklı görünmekle birlikte, zaman zaman eleştirisinin dozunu fazla kaçırmaktaydı. Çünkü "eğitilme"yi bir kez "beyin yıkama" ile eşdeğer görmeye başladığımız takdirde, bunun karşısına alternatif olarak koyabileceğimiz yegâne şey de henüz yolun başlarındaki körpe beyinlerin kendi karar verme mekanizmalarına haddinden fazla güvenmemiz gereken mutlak bir "eğitimsizlik" oluyor.

İdealist bir öğretmenin kokuşmuş bir lise karşısındaki onur mücadelesini anlatan filmler arasında saygın ve ayrıcalıklı bir konuma erişmiş bir diğer yapıt da John N. Smith'in yönettiği 1995 yapımı "Tehlikeli Düşünceler" (Dangerous Minds)'dir. Michelle Pfeiffer'ın Louanne Johnson adlı genç ve inatçı bir bayan eğitimciyi canlandırdığı filmde, bizleri yine bildik türden bir "olay mahalli", yani sorunlu bir lise ve onun zıvanadan çıkmış öğrencileri karşılar. Korkunç denebilecek bir ortamla karşı karşıya kalan Bayan Johnson,. kimi zaman ciddi ölüm tehlikeleri yaşamak pahasına bu kayıp insanların arkadaşı ve sırdaşı olmayı yeğleyecek, gösterdiği insanüstü sabırla da zaman içinde aralarından bazılarını iyi birer yurttaş olmaya doğru evriltecektir. İzleyicisine bol bol mendil ıslattıran, son derece dokunaklı bir öyküye sahip bu yapıt, sinemada okul hayatı üzerine yapılmış en kaliteli filmlerden biri olarak şimdiden modern zaman klasikleri arasına girmiştir.

Sinema dünyası, öteden beri, "okul filmleri" denilince daha ziyade lise dönemine yönelik öyküleri anlatmayı sevmiştir. Ama buna karşılık zaman zaman üniversite ortamı da kimi önemli yapıtlara konu oldu. Bunlardan, yönetmenliğini Amerikalı Ron Howard'ın gerçekleştirdiği 2001 yapımı "Akıl Oyunları" (A Beautiful Mind) Princeton Üniversitesi'nin gururu ünlü matematikçi Prof. John Forbes Nash'in şizofreni hastalığına yakalandığı uzun ve kasvetli yılları anlatan ilginç öyküsünde, Nash'in 40'lı ve 50'li yıllardaki okul hayatına da geniş biçimde yer vermekteydi. Bunun dışında, üniversite amfileri "Hizaya Sokulanlar"dan (Getting Straight, 1970) "Vahşi Koşu"ya kadar (Marathon Man, 1976) farklı türden düzinelerce filmde dramatik örgünün tam merkezinde ya da destekleyici bir yan öğe olarak sıklıkla kullanılageldi.

Türk sinemasının da sevdiği bir tür

"Okullu filmler", yalnızca Batı sinemasının değil, Yeşilçam'ın da sık sık ve büyük bir zevkle ele aldığı popüler alt-türler arasında yer alır. Ancak bu ilginin sonuçları genelde -"Ölü Ozanlar Derneği" ya da "1984 Sınıfı" gibi -çağdaş dünyada okulların aşırı disiplinini ya da laçkalığını sorgulayan örneklerden ziyade, komedi sinemasının insanlara hoşça vakit geçirtmeyi amaçlayan bir alt-türü olarak tezahür etmektedir. Yine de ulusal sinemamızın tarihinde, okul hayatının, bu hayatı paylaşan iki ana taraf konumundaki öğrenci ve öğretmenlere yaşattığı trajedileri ele almış kimi başarılı filmler de yok değil...

Bunlar arasından ilk anda aklımıza gelen örnek, yönetmen Ülkü Erakalın'ın 1965 yapımı "Sevgili Öğretmenim"i... Senaryosunu Bülent Oran'ın yazdığı, başrollerinde Hülya Koçyiğit, Ediz Hun ve Süleyman Turan'ın yer aldığı bu yapıt, varlıklı ailelerin çocuklarının gittikleri bir özel okulda, öğretmenine sevdalanan toy bir delikanlının öyküsünü anlatmaktaydı.

Cevat Fehmi Başkut'un aynı adlı tiyatro oyunundan Sadık Şendil'in senaryolaştırdığı ve beyazperdeye de yine Ülkü Erakalın tarafından aktarılan "Paydos" ise okul merkezli filmlerimize bir başka önemli örnek sayılabilir. Başrollerinde Sadri Alışık, Gülistan Güzey, Hayati Hamzaoğlu, Suzan Avcı ve Vahi Öz gibi Yeşilçam'ın efsanevî karakter oyuncularının yer aldığı 1968 tarihli bu siyah-beyaz film, işine son derece bağlı ve namuslu bir öğretmenin (Murtaza Bey) yozlaşan toplumsal ilişkiler ve değerler arasında mesleğini doğru düzgün yapmaya çalışırken yaşadığı açmazları anlatan oldukça duygusal bir yapıttı. İlköğretim kurumları ve liselerde yapılan yıl sonu tiyatro gösterilerinde öğrenci repertuarlarının öteden beri en sevilen oyunları arasında yer alan bu eserin sinema uyarlaması da rahmetli aktör Sadri Alışık'ın biraz ağdalı, ancak yine de gözleri bol bol yaşartmayı başaran samimi oyunculuğuyla hatırlanır.

Gerçi, Türk sinemasında öykünün geçtiği mekân olarak okul öğesini kullanan, bu boyutuyla "Paydos"tan daha eski tarihli filmler de bulmak mümkün... Ancak, söz konusu yapıtların trajediden ziyade müzikal bir eğlence janrına daha yakın duran örnekler olduğu görülüyor. Sözgelimi, 1963 tarihli bir Türk-Yunan ortak yapımı olan "Sıralardaki Heyecanlar", eli yüzü düzgün çekimleri, özenli kurgusu ve ünlü Yunanlı besteci Manos Hacıdakis tarafından hazırlanan özgün müzikleriyle bugün hâlâ zevkle izlenen bir yapıt olma özelliğine sahip. Başrollerinde Türk sinemasının o dönemde henüz yeni yeni parlayan yıldızı Filiz Akın ve "Yunanistan'ın Filiz Akın'ı" nâmıyla mâruf Aliki Vuyuklaki'nin yer aldığı bu filmde "jön kontenjanı" da o dönemin önde gelen aktörlerinden Orhan Günşıray tarafından doldurulmaktaydı. Kolejli, şımarık bir kızın yakışıklı bir doktora aşık olmasının öyküsünü anlatan ve öyküsü gereği sık sık okul atmosferine de yer veren bu romantik-müzikal film, Türk-Yunan ilişkilerindeki gerginliklerin yerini yumuşak bir atmosfere bırakması amacıyla çekilmişti. Ancak, umulan pek olmadı ve Türk makamları 1963 Kıbrıs olaylarının ardından filmi yasaklayıp gösterimden kaldırdılar.

Türk sineması, "okul" arka fonunu sonraki yıllarda -yukarıda sözünü ettiğimiz bu ortak yapım filmle neredeyse tıpatıp aynı isme sahip- bir başka öyküde daha kullandı. Ancak, alaturka bir müzikalin zorunlu başlangıç zemini olarak... Okul hayatına dair derin bir öykü anlatmak gibi bir kaygısı bulunmayan 1976 tarihli "Sıralardaki Heyecan", eğitimini sürdürebilmek için boş zamanlarında düğünlerde sahne alan güzel sesli bir lise öğrencisinin öyküsünü aktarmaktaydı. Bu film, o tarihlerde adını yavaş yavaş duyurmaya başlamış -ve henüz erkek olan- ses sanatçısı Bülent Ersoy'un da ilk büyük çıkışını yaptığı filmlerinden biri olarak bilinir. Düğün şarkıcılığından başlayan kariyerinde -gerçek hayatının da kısmî bir yansıması olacak şekilde- Allah vergisi davudî sesiyle sanat dünyasında adım adım yükselişini izlediğimiz liseli Bülent'e bu öyküde o günlerin popüler kadın yıldızlarından Gülşen Bubikoğlu eşlik etmekteydi. Yönetmenliğini Yeşilçam'ın deneyimli melodram ustalarından Orhan Aksoy'un yaptığı "Sıralardaki Heyecan"ın belki de en dikkate değer yönü ise aynı öykü içinde Cevat Kurtuluş, Nubar Terziyan, Turgut Boralı, Şemsi İnkaya, Hulusi Kentmen ve Mürrüvet Sim gibi sinemamızın unutulmaz simâlarını biraraya toparlamış oluşuydu. Erdoğan Tünaş ve Fuat Özlüer'in ortak senaryosundan beyazperdeye uyarlanan film, içerdiği bütün sinemasal eksikliklere karşın, eğitim-öğretim dünyasına teğet geçen öyküsüyle bu dosyadaki filmler arasında anılmayı yine de hak ediyor.

1970'li yıllardaki üretim sürecinde neredeyse bütün ağırlığı komedi türüne veren Yeşilçam'ın, o dönemden akıllarda kalan diğer bir okullu filmi de 1975 yapımı "Bitirimler Sınıfı"dır. Bu kategoride ortaya koyduğu diğer bazı çalışmalarını daha önce tanıttığımız emektar yönetmen Ülkü Erakalın'ın imzasını taşıyan film, Selma (Perihan Savaş) adlı çiçeği burnunda bir öğretmenin Sezercik (Sezer İnanoğlu) liderliğindeki haylaz çocuklarla dolu bir okulda göreve başlamasını ve ardından ortaya çıkan gülünç gelişmeleri anlatıyordu. Bu öykünün en önemli özelliği ise liselilerin dünyasında gezinmeyi tercih eden çoğu okullu filmin aksine, henüz ilkokul dönemindeki daha küçük kahramanların serüvenlerine yönelmesiydi.

Bir korku öyküsünün merkezi olarak 'okul'

Sinemamızdan gelip geçen, okul sıralarını mekân tutmuş filmler arasında şimdilik en sonuncusu ise bir korku-gerilim öyküsü... Durul ve Yağmur Taylan kardeşlerin 2004 yılında fena sayılmayacak bir bütçe ve çoğunluğu genç bir oyuncu ekibiyle çektikleri "Okul", İstanbul'un köklü liselerinden birinde, arkadaşları tarafından gururuyla oynanan bir gencin intiharı ve bunun ardından ortaya çıkan ürkütücü gelişmeleri aktarmaktaydı. Rafine bir korku öyküsü olmayıp zaman zaman komediye de kayabilen bu çalışma, özenli görüntü yönetimi ve Türk sineması için yeni sayılabilecek kimi özel efektleriyle izleyiciden belli ölçüde ilgi gördü; ancak korku mu komedi mi olması gerektiğine tam anlamıyla karar verememiş çelişkili yapısıyla eleştirmenler tarafından yerden yere vuruldu.

"Okul"un eğitim-öğretim dünyası açısından en çok dikkati çeken yönü ise geçmişin kimi okullu filmlerinde sergilenen disiplinli atmosferi külliyen reddedip yerine son yıllarda gerçek hayatta da sıkça gözlemlediğimiz türden daha "Amerikanvari" ve laçka bir kolej düzeninin yansımalarını içermesiydi.

Özel televizyonculuğun gelişip televizyon kanalı sayısında patlama yaşanmasıyla birlikte dizi film talebine cevap yetiştirebilmek için geceli gündüzlü bir çalışma içine giren Türk senaryocuları, sinema tarihimizde -komedi haricinde- çok da yoğun biçimde kullanılamamış olan dramatik okul öykülerini beyazcama eskisinden daha kapsamlı örneklerle aktarmaya başladılar. Bu vesileyle, 1990'ların ikinci yarısından itibaren ekranlara, öyküleri eğitim dünyasında geçen bir dizi kaliteli yapım yansıdı.

Bunlardan 1998 tarihli ilki, senaryosunu Serpil Akıllıoğlu ve Safa Önal'ın ortaklaşa yazdıkları, yönetmenliğini ise sinemamızın usta isimlerinden Halit Refiğ'in yaptığı "Affet Bizim Hocam"... 16 bölüm olarak çekilip yayımlanan bu dizide başrolleri Gülşen Bubikoğlu, Şevket Çoruh, Bulut Aras, Mesut Akusta, Turgut Arseven, Nilüfer Aydan ve Taner Barlas gibi deneyimli oyuncular paylaşmaktaydı.

"Affet Bizi Hocam"da ilk olarak, evlendikten sonra öğretmenliği bırakmış genç bir kadın olan Zeynep'in kendi hâlinde akıp giden mutlu hayatının beklenmedik bir trafik kazasıyla kâbusa dönüşmesine tanık oluruz. Kazada eşini kaybeden, oğlu da sakat kalan kahramanımız, evini geçindirebilmek için eski mesleği öğretmenliğe geri döner. İşbaşı yaptıktan sonra Bakanlığın kendisini atadığı ilk görev yeri ise kentin varoş mahallesinde kurulu bulunan, sorunlu çocuklarla dolu bir lisedir. Okulun çevresi uyuşturucu satıcıları, çeteler ve kopkoyu bir yoksullukla kuşatılmıştır. Ve Zeynep öğretmen, çoğu kez kendi çetin ceviz hayat mücadelesini bir kenara bırakarak buradaki gençlerin dertleriyle ilgilenmeye başlar. Öyküsü itibarıyla, ele aldığımız dosyaya en uygun film görünümü sunan "Affet Bizi Hocam", komedi janrında olmayan hemen bütün televizyon yapımlarının ömrünün kısa oluşu gibi, 16'ncı bölümün sonunda ekranlara vedâ etti. Ancak yayımlandığı dönemde kalburüstü senaryosu ve oyunculuklarıyla -en azından- seçici izleyicilerin belleklerinde olumlu bir iz bıraktığını da vurgulamak gerek...

Son yıllarda televizyon ekranlarına yansıyan bir başka okullu dizi ise sinemamızın orta kuşak yönetmenlerinden Mustafa Altıoklar'ın 2003 yılında gösterime giren iddialı çalışması "Lise Defteri" oldu. Öğrencilerin dünyasında geçen bir öyküyü biraz daha Taylan Biraderler'in "Okul" filmine yakın, yani günümüzde genç beyinleri artık iyice ele geçirmiş durumdaki Amerikanvari eğitim-öğretim düzeni içinde anlatmayı deneyen "Lise Defteri", lise çağını çoktan geçmiş olduğu her hâllerinden belli fazlaca iri kıyım oyuncularıyla iğreti bir kadroya ve lüzumundan fazla Amerikan lisesi görünümlü bir atmosfere sahipti; ancak yayımlandığı dönemde yine de azımsanmayacak bir izleyici ilgisiyle karşılanmayı başardı. Senaryolarını da Altıoklar'ın yazdığı bu dizide demirbaş kadroyu ise Emre Altuğ, Sinem Kobal, Arda Kural, Yağmur Atacan, Selin Demiratar ve Ece Erken gibi genç kuşağın popüler yıldızları oluşturmaktaydı.

Okullu dizilerin televizyon ekranlarındaki en uzun soluklu ve de etkili örneği ise hiç kuşkusuz ki "Hayat Bilgisi" oldu. Öğrenci terminolojisine "Hoca camide! Hoca camide!" gibi son derece sevimsiz, düzeysiz ve de itici bir deyiş kazandıran bu dizinin senaristi Gani Müjde, yönetmeni ise Tarkan Karlıdağ'dı.

Uzun meslek hayatı boyunca, kuş uçmaz kervan geçmez köylerden metropollerin seçkin liselerine kadar birbirbirinden farklı pek çok okulda hep aynı coşku içinde görev yapan idealist bir bayan öğretmenin serüvenlerinin anlatıldığı bu yapım, yaklaşık iki buçuk yıl boyunca kesintisiz biçimde ekranlara gelerek kendi kategorisinde en uzun süre yayımlanan dizi unvanını kazandı.

Deneyimli sinema ve tiyatro oyuncumuz Perran Kutman'ın büyük bir inandırıcılıkla canlandırdığı Âfet Güçverir karakteri, meşakkatli bir kariyerin ardından olgunluk yıllarını artık İstanbul'daki bir lisede geçirmektedir. Jeneriği, sözünü ettiğimiz o zorlu meslek yıllarına ilişkin flash-back göndermelerle dolu olan dizi, bölüm senaryolarında ise Âfet öğretmenin bugününe, görev yaptığı en son okulunda yaşadığı acı ve tatlı olaylara yoğunlaşır.

"Hayat Bilgisi", genç kitlelere verdiği kimi olumlu mesajlara karşılık, diğer taraftan, biraz önce vurguladığımız -geçmişin kültürel değerlerini hakir gören- jakoben tarih anlayışıyla da aynı izleyici grubuna son derece yanlış bir mesajın taşıyıcılığını yaptı. Çünkü, Türk-Osmanlı kültüründe yalnızca din adamları için değil, yüksek bir ilim-irfan sahibi her türlü eğitici kişi için kullanılan en yüksek saygı ifadesi konumundaki "Hoca", bu dizide içeriği bütünüyle boşaltılarak bir tür maskaralık malzemesi olarak sunulmaktaydı. Âfet Öğretmen'in kendisine "Hocam" diye seslenen her öğrencisine çok bilmiş bir ifadeyle "Hoca camide! Hoca camide!" şeklinde fırça atışı, bu tür kaba-saba yaklaşımlarda bulunmayı "çağdaş ve ilerici" olmak sanan belli bir kesim kadar senarist Gani Müjde'nin eğitim tarihimize ilişkin derin bilgisizliğinin de bir yansıması olarak zamanla genç izleyicilerin dillerine pelesenk edildi. Oysa, bilenlerin gayet iyi bildiği üzere, "Hoca" sıfatını taşımaya lâyık görülmüş olan insanlar tarih boyunca yalnızca camide değil, aynı zamanda -dönemin üniversiteleri olarak kabul edilen- medreselerde de varolageldiler. Bu sıfat, yüzyıllar boyunca "dinsel" bir kimlikten ziyade "bilimsel ve akademik bir donanım"ı tanımlamak amacıyla kullanıldı.

Ancak, bu saatten sonra yapılabilecek fazlaca bir şey yok; çünkü sonuçta film senaryoları da gökten vahiyle gelmeyip, geçmişin kültürel mirasını külliyen reddeden, cumhuriyet sonrasının jakoben kültür ikliminde yetişmiş ve ondan derinden etkilenmiş genç bir yazar kuşağının kaleminden çıkıyor. Böylesine derin ve incelikli kavramları iğdiş edip içini boşaltan o kadar çok film ve dizi var ki "Hayat Bilgisi" onların arasında âdeta okyanusta bir damla gibi...

Ve 'Hababam' efsanesi...

Şu satırlara kadar Türk sinemasından saydığımız örnekler hakkındaki yargılarımızı okurken içten içe sabırsızlandığınızı ve "Bu adam ne zaman sadede gelecek?" dediğinizi duyar gibi oluyorum. Doğrudur; Türk sinemasında "okul filmi" denilince akla gelen en iddialı yapımın "Hababam Sınıfı" serisi olduğunun hiç kuşkusuz ki ben de farkındayım. Fakat, 1975'ten günümüze kadarki 9 bölümüyle kendi türünde artık bir klasiğe dönüşen bu film dizisini genel örneklerin arasında öylesine sayıp geçmeyi gönlüm arzu etmedi. Ülke içinde ve dışında milyonlarca hayranı olan bu efsaneyi şânına yaraşır bir biçimde, yani özel bir başlık altında ele almayı daha uygun gördüm.

"Hababam Sınıfı", Türk sinemasında zengin kadrolu ve komedi ağırlıklı öykülerin yapım şirketi Arzu Film'in bir projesi olarak, 1975 yılında doğdu. Rıfat Ilgaz'ın aynı adlı romanına uzunca bir süredir kafayı fena hâlde takmış olan ünlü yönetmen Ertem Eğilmez, sonunda hayâlindeki oyuncu ekibini biraraya getirmeyi başararak o yıl serinin siftah bölümünü çekti. Ilgaz'ın eserinden Umur Bugay'ın senaryolaştırdığı bu ilk bölümün adının sonunda, sonrakiler gibi içeriğe yönelik ipuçları sunan herhangi bir takı yer almıyordu: "Hababam Sınıfı".

Türk sinema izleyicilerini ilk kez Kel Mahmut (Münir Özkul), İnek Şaban (Kemâl Sunal), Damat Ferit (Tarık Akan), Hafize Ana (Adile Naşit), Güdük Necmi (Halit Akçatepe), Asker Hilmi (Kerem Arıdoğan), Hayta İsmail (Ahmet Arıman), Külyutmaz (Ertuğrul Bilda), Domdom Ali (Feridun Savlı), Tulum Hayri (Cem Gürdap) gibi -sonradan her biri beyazperdede birer simgeye dönüşecek olan- bir çok özgün karakterle tanıştıran bu öncü film gişede öylesine büyük bir başarı kazandı ki hemen aynı yıl yine Eğilmez tarafından bir devam filmi çekildi. Senaryosu Sadık Şendil tarafından yazılan bu ikinci filmin oyuncu kadrosu da yine aynı adlardan oluşmaktaydı.

Sinemamızın yetiştirdiği en başarılı güldürü yönetmenleri arasında yer alan Eğilmez, çok inandığı bu projenin ardarda iki uygulamasının da izleyiciden tam not alması üzerine "Hababam Sınıfı" konseptine meslek hayatının sonraki yıllarında ayrıcalıklı bir önem verdi ve bu romanın çeşitlemeleri üzerinde çalışmayı sürdürdü. Ertesi yıl gösterime giren "Hababam Sınıfı Uyanıyor" da tıpkı önceki film gibi öyküye demirbaş karakterlerin yanısıra yavaş yavaş yeni simâlar da eklemekteydi. Gişe başarısının hız kesmeden devam etmesi üzerine seriyi "Hababam Sınıfı Tatilde" (1977) ve "Hababam Sınıfı Dokuz Doğuruyor" (1978) gibi örnekler izledi. Ancak, bu son filmde, artık iyice yerli yerine oturan oyuncu ve yapım kadrosu içinde önemli bir değişiklik oldu ki "Hababam Sınıfı"nın fanatikleri bu değişikliği çok önemser ve serinin gerileme döneminin başlangıcı olarak görürler. Sınıfın dokuz doğurduğu bölümde yönetmenlik ilk kez Eğilmez'den, üstlendiği jön rolleriyle sinemamızın bir dönemine damgasını vurmuş olan ünlü oyuncu Kartal Tibet'e geçti. Ancak, oyunculuktaki yeteneği tartışılmaz olan Tibet'in yönetmenliği ve mizah anlayışı ise pek çok Hababam tutkunu tarafından tatmin edici bulunmayacaktı.

Türkiye'nin siyasal ve ekonomik açıdan tam bir kaos yaşadığı 1978-1981 yılları arasında seriye ara veren Arzu Film, 12 Eylül İhtilâli'nin ardından bu öyküye gösterişli bir final bölümü çekmeye karar verdi. Bunun üzerine, Eğilmez usta bir kez daha kamera arkasına geçiyor ve 1981 yılında "Hababam Sınıfı Güle Güle" gösterime giriyordu. Ancak, günümüzde bu filmi de Hababam ruhundan kopuk bulan ve serinin bir parçası olarak görmeyi reddeden azımsanmayacak bir sinemasever kitlesi mevcut... Öyküsünü, sonradan Türk sinemasının en önemli senarist ve yönetmenleri arasına girecek olan Yavuz Turgul'un yazdığı yapıt, her lise sınıfının öğrencilerinin ne kadar tembel de olsalar gün olup o sıraları terkedecekleri tezinden hareketle kadroya yepyeni yüzler kazandırmaya çalışmıştı. Bu değişikliğin perde arkasındaki önemli bir nedeni de Hababam'ın çekirdek kadrosunu birarada tutmanın artık pek mümkün olamamasıydı. "Damat Ferit"i canlandıran Tarık Akan ve "İnek Şaban" karakteriyle büyük ün kazanan Kemâl Sunal başta olmak üzere, ön plandaki pek çok yıldızın artık daha iddialı ve farklı projelerdeki başrol oyunculuklarına doğru yelken açması, Eğilmez'i kendi kurduğu geleneklere bağlı kalmakta oldukça zorluyordu.

O günlerde sinemada yeni yeni emeklemeye başlayan İlyas Salman, Mehmet Ali Erbil, Savaş Dinçel gibi yüzlerin sınıfı ortamını değiştirmesine ek olarak, anılan filmin öğretmen kadrosunda da Şevket Altuğ, Ayşen Gruda ve Hüseyin Kutman gibi farklı simâlar göze çarpmaktaydı. "Hababam Sınıfı Güle Güle", kendi içinde son derece başarılı ve tempolu bir anlatıma sahip olmasına karşın, daha önce de vurguladığımız gibi, kadrodaki bu radikal değişiklikler serinin fanatikleri cephesinde görüş ayrılıklarına yol açtı. Günümüzde pek çok Hababam tutkunu 1975-1978 arasında çekilen ilk 4-5 filmi serinin çekirdeği olarak görmekte, sonrasında gelen bütün bölümleri ise duygusal olarak reddetmektedir.

Ertem Eğilmez'in sınıfıyla son buluşması olan bu yapıt, her ne kadar özgünlük tartışmalarına zemin hazırladıysa da bir Hababam bölümünden beklenen gişeyi fazlasıyla yaptı ve öyküye hüzünlü bir son nokta koydu. Serinin sinemadaki tasarımcısı olan büyük ustanın 1989 yılındaki ölümüyle birlikte de Hababam'ın beyazperdeye yakın zamanda tekrar döneceğini düşünenlerin hevesleri kursaklarında kalacaktı.

Eğilmez'in kaybından sonra, bir aile şirketi olan Arzu Film'in yönetimini devralan oğlu Ferdi Eğilmez, kamuoyundan gelen beklentilere cevap vermek üzere, 2004 yılında, "Hababam Sınıfı" için, yeni Türk sinemasının sahip olduğu üst düzey teknik olanakları da kullanacağı gösterişli bir dönüş planı hazırladı. Kadrosunda geçmiş Hababam'lardan yâdigâr olarak yalnızca Halit Akçatepe ve Ayşen Gruda'nın yer aldığı "Hababam Sınıfı Merhaba", serinin beyazperdeye ilk kez çok kanallı çevreleyici bir ses kaydıyla ve görülmemiş düzeyde bir görüntü kalitesiyle yansımasına karşın yine de ağır eleştirilere maruz kaldı. Gişe yapmak adına gerçek anlamda bir oyun yeteneği olmayan kimi "televole" dünyası kahramanlarını öyküye tıkıştırmakla suçlanan Kartal Tibet, kendisini artık ülkede devrin değiştiğini ve buna paralel olarak Hababam kültürünün de dönüşüm geçirdiğini söyleyerek savunacaktı. Yıllar öncesinde Hababam'ın çokça tartışılan bir bölümünde (Hababam Sınıfı Güle Güle) öğrenci rolünü üstlenen Mehmet Ali Erbil'in bu defa okulun müdürü "Deli Bedri" olarak karşımıza çıkması ise yeni dönemin en ilginç değişikliklerinden birini oluşturdu. Öte yandan, bir zamanların demirbaşı "Güdük Necmi"nin de (Halit Akçatepe) yeni bölümlerde görmüş geçirmiş eski bir Hababamlı olarak öyküye dahil olması, geçmişe özlem duyanların yüreğine su serpen bir başka olumlu karardı.

"Hababam Sınıfı" serisinin 2000'lerdeki dönüş filmi her ne kadar kamuoyunda "başarılı" ve "başarısız" şeklinde çok keskin bir görüş ayrılığına yol açtıysa da, gösterilen ilgiden fazlasıyla memnun olan Arzu Film, bütün eleştirilere rağmen son iki yıl içinde külliyata iki yeni halka daha ekledi. Bunlardan 2005 yapımı "Hababam Sınıfı Askerde", Türk ordusunun üst düzey yönetiminin gerçek askerî tesisler içinde, dahası "tank", "makineli tüfek", "personel taşıyıcı" gibi özel ekipmanlarını kullanıma sunarak ilk kez geniş çaplı bir komedi filmi çekimlerine izin vermesiyle, yalnız Hababam'ın değil Türk sinemasının tarihçesinde de bir milat oluşturacaktı.

Ve 2006 yılı başlarında da sinema salonları "Hababam Sınıfı 3,5" adlı bölümü ağırladı. İki yıl içinde ardarda üç yeni bölümde geçmişin nostaljisiyle yeni Türk sinemasının gösterişli yapım imkânlarını harmanlayan seri, öyküsünde bu defa da komedi ana konsepti içinde kimi korku filmi trüklerine yer veriyordu. Bu arada, yeni dönemin çekirdek oyuncu kadrosu durumundaki "Sayko" (Peker Açıkalın), "Matkap Emre" (Mehmet Ali Alabora), "Ercü" (Şafak Sezer) ve "Kötü Kenan"ın da (Cengiz Küçükayvaz) Hababam ailesi içindeki konumlarını iyice pekiştirdikleri gözlendi.

"Hababam Sınıfı", gerek eski gerekse yeni bölümleriyle "okul filmleri" türünde önemli bir örnek olarak, Türk sineması içinde bundan böyle de o kendine özgü ve saygın konumunu muhafaza edecek.