Şimdi de demokrasi sana balans ayarı yapacak

Allahım, ne büyük eziyetti.

Kirli hissettik, temiz olduğumuzu bile bile. Yediğimiz 'biskevüt' bile dert oldu adamlara.

Dayağı yiyen bizdik, ciyak ciyak bağıran onlardı.

Vay, çocuk abdest alıyor. Bu yaşta çocuk abdest alır mı?

Vay Kur'an okuyorlar.

Vay toplu halde namaz kılıyorlar.

Be edepsizin çocuğu, Peygamberimiz söylüyor 'Toplu halde namaz kılın' diye. O namazın neresi sana batıyor?

Vay, karayolundan hacca gidecekler.

Vay, ticaret yapıyorlar.

Haydiii! Ticaret de biz yapınca suç.

Vay, depremzedelere yardım ediyorlar.

Ulan etmeyecek miyiz? Ulan biz insan değil miyiz?

Ulan siz insan değil misiniz?

Utanmadılar. Yazdılar bunları.

TV spikerleri, öyle 'karakter' yapıyordu, öyle surat yapıyordu ki bunları okurken, sanki, ticaret yapan 'yeşil sermaye' o spikeri satıyor! Tövbe Ya Rabbi!

Köşe yazarları, gazete yöneticileri, nasıl selam durdular.

Nasıl brifinglerin önünde eğildiler.

Nasıl lamba tuttular.

Nasıl 'düğme' oldular.

Darbeciler, nasıl bastı o düğmelere!

(Ağzım ne kadar bozuldu! Ben diyorum, öfkeli olduğum zamanlarda yazı yazmamalıyım. Hem öfkemi alamıyorum, kendimi sansürlemekten, hem de sanki sürekli asabı bozuk bir adammışım gibi bir izlenim veriyorum.)

Bir Fadime Şahin icat ettiler, bütün tesettürlü kadınlar, kızlar, kendilerini müptezel karakterler gibi hissettiler. Ne biçim bir adiliktir bu? İnsan, bir ülkenin kadınlarına böyle bir zulmü nasıl reva görebilir?

Bu ülkenin kızlarını hangi kafayla ikna odalarına sokarsın sen?

"Zulmeden onlar, mazlum biz. Ama niye onlar bağırıyor" diye sordu bir arkadaş, Sezai Karakoç'a. (Bunu o yıllarda yazmıştım.)

"Baki, karısından hep yakınırmış" dedi Sezai Bey. "Bir gün, karısına sormuşlar, kocan neden sürekli senden dert yanıyor diye."

O da şu beyti okumuş:

"Kahr-ı dehr ile olur bülbül guraba hem-nişin.

Yine feryadı gurab eyler, garabet bundadır."

Yani, feleğin kahrı ile, kaderin tecellisiyle, bülbülle karga aynı yuvaya düşerler.

Ama, garip olan şudur ki, bu beraberlikten, bülbülün yakınması gerekirken, karga şikayetçi olur.

Kargalar öttü, öttü, biteviye öttü 28 Şubat'ta.

Efendim, başörtüsü yasağına karşıyım ama, bunlar siyasi örtüyor.

Sana ne?

Siyasi örtüyor, siyasetsiz örtüyor, sana ne?

Oğlunu şehit veriyor ama.

Onun oğlunun sırtından 'Mehmetçik' diye 'gubarıyorsun'.

Ya general P? Ne kadar kolay, ne kadar zekice değil mi?

Arkana yaslanıyorsun, memleketin başbakanına, kendi cinsine, cibilliyetine ait sıfatı söylüyorsun.

Hele bir subayın, bir resepsiyonda, rahmetli Erbakan'a çarpması yok mu?

Asker tavrı mıydı o? Yoksa adice bir hareket miydi?

Bu müptezelliklerin hepsinden tenzih ediyorum, nezih olan askerleri.

Bu millet, sever askerini.

Askerine canını verir.

Ama sen ne biçim askersin? Benim oy verip görevlendirdiğim siyasetçiye omuz çakıyorsun? Külhanbeyi misin sen, asker misin?

Külhanbeyi, omuzu açıktan çakar. Bu yanlışlıkla çarpmış gibi yapıyor. Yani, lügatte, yiğitin, delikanlının tam zıttı neyse o 'kalite'de bir karakterle. (Ağzımı, o adam kadar bozmamanın bir yolunu buldum.)

Bu yüzden, 28 şubat, darbelerin en adisidir.

En iyisini sen biliyorsan, çık ortaya siyaset yap. Milletten oy iste de al boyunun ölçüsünü.

Bilmediğin belli, yatırım yaptığın pejmürde siyasetçiler memleketi ekonomide, eğitimde, siyasette, üretimde, her şeyde sıfırın altına sürüklediler.

İşadamları, Genelkurmay'ın, Kara Kuvvetleri'nin, Deniz Kuvvetleri'nin koridorlarında dolaşmaya başladı iş bitirmek için.

Bürokrat, bağırıyordu, Başbakanlık'ın koridorlarında. Talimat veriyordu: Bana İmam-Hatipliler'in listesini getirin.

Ne yapacak?

Oyacak.

Sürecek. Azledecek.

Demokrasiye 'balans ayarı' yapmış beyefendi.

Şimdi de demokrasi sana balans ayarı yapacak.

Ki ders olsun. Bilinsin, bir gün sorarlar hesabını.