Muzaffer Ertürk

Uzun bir zamandan beri TRT'de türkü programı yapan Muzaffer Ertürk'e gönül borcumu ödemek üzere bu satırları kaleme alıyorum. Sanırım benim gibi bütün türkü dostları bu "teşekkür"e katılacaktır. Kendisini şahsen tanımadığımı da belirteyim.

Kardeşim Mehmet Özbek'ten sonra Muzaffer Ertürk TRT vasıtası ile türkülerimizi aslî özellikleri ve güzellikleri, bunun yanında icra unsurları ile yaşatmaktadır. Kendi sesi, yorumu ve duruşu da, Harput havzasının Enver Demirbağ ekolüne dahil edilse bile çok kendine has bir özelliğe sahiptir. Ertürk çalıp-söylenenler yanında türküler ve sazlar üzerine verdiği az-öz bilgilerle dinleyicileri aydınlatmaktadır.

Seçmiş olduğu saz arkadaşları ile türkü okuyanlar ağırbaşlı ve sanatın hakkını veren bir performans sergilemektedir.

Bu genel görüntü üzerine Muzaffer Ertürk'ün "eğlence programı" değil, bir "kültür programı" yaptığını rahatça belirtebiliriz.

Türkülerimiz bilindiği gibi eğlence yanında millet hayatının her türlü oluşumunu dile getirmektedir.

Muzaffer Ertürk'ün asıl hakim olduğu saha Harput-Urfa-Kerkük üçgeni içindeki türkü zenginliği en fazla olan sahadır. Ancak kendisi programlarında bir bölgeye sıkışmayıp ülkemizin her yöresinden türküler seslendirmektedir. Ülkemiz bilindiği gibi bir imparatorluk bakıyesidir. Kırım'dan, Azerbaycan'dan, Vardar Ovası'ndan, Selanik'ten, Halep'ten devşirilen musiki unsurları merkezde birleşerek zengin bir repertuar oluşturmuştur.

Muzaffer Ertürk bu zenginliği bize kazandıran "mahalli sanatçıları" da programına davet ederek tanıtmakta, türkülerin halk arasındaki asıl kaynağını göstermektedir. Zaman zaman türküye temel teşkil eden olayları, efsane ve hikâyeleri de dile getirerek tam bir "folklor" ziyafeti çekmektedir.

Programların göze batan bir yanı da türkü söyleyen sanatçılarımızın en güzide olanlarını, onların kendilerine mal olmuş parçalarını takdim etmesidir. Bu sahnede Gülşen Kutlu'yu, Emel Taşçıoğlu'nu, Aysun Gültekin'i ve daha pek çok sanatçıyı görebiliriz.

Söz buraya gelmiş, fırsat ele geçmiş iken Aysun Gültekin'e bir paragraf ayırmak isterim. Elbette ki diğer sanatçılarımız da en az onun kadar değerlidir. Ancak Aysun'un okuyuşunda sesi, tavrı, uzun havalardaki ustalığı bir yana, beni en çok etkileyen sanki türkünün içine girip onunla beraber yanması, karlı dağları dolaşması, çöllerde kaybolmasıdır. Aysun türküsünü âdeta vecd halinde söylemekte, o anda başka bir zaman ve başka bir mekana geçmekte, orada feryadını dile getirmekte, bu arada bulunduğu yerden çıkıp gitmekte, türkü bittikten sonra yeniden dünyamıza avdet etmektedir. Muzaffer Ertürk TRT'nin bu kendini isbat etmiş, sanatında en yüksek noktaya ulaşmış, ustalarının yanında, genç yeteneklere de yer vermektedir. Biz böylece emanetin elden ele nasıl geçtiğini görüyoruz.

Bu programların ayrı bir güzelliği de nasıl Divan edebiyatı unsurları ile Âşık edebiyatı arasında oluşmuş, daha çok âşıklar tarafından dile getirilen, ayrı bir ezgi ile okunan (Klasik Türk musikisinde ayrıca bestelenen ve okunan) ortak parçalara yer verilmesidir. Mesela Harputlu Hayri'nin;

"Sinemde bir tutuşmuş yanmış ocağ olaydı"

parçası böyledir. Kalem şuarası dediğimiz ve daha ziyade 19. asırda şöhret olmuş pek çok âşığımızın bu tür güzel parçaları vardır.

Türkülerimizin önüne gelen her sanatçı tarafından "yorum" adı altında perişan edildiği, yenilik uğruna sağından solundan çekilerek dağıldığı, öz varlığına yabancı kaldığı günümüzde; onların üzerine titreyen aslî özelliklerinin kaybolmamasını gözeten Muzaffer Ertürk'ü tebrik ediyoruz. Onun gibi sanatçılar olmasa "değişim" lafının her yanı sardığı bir ortamda değeri ve ölçüyü kaybedip yozlaşmamak elde değildir.

Türkü adı altında bir takım uydurma parçaların etrafı sardığı sırada Ertürk'ün çeşitli isimlerle sürdürdüğü türkü programları "kutup yıldızı" gibi parlamakta ve bize yol göstermektedir.