Yağmur damlasındaki o engin deniz

Evimin penceresinden dünyanın denizlerinden herhangi biri görünse ve ben oturup seyretsem. Elbette denizi ama özellikle de o mütevazı balıkçı teknesini... Gözümün çerçevesinin sağ tarafından girip ufuk çizgisi boyunca ağır ağır ilerleyen ve çerçevenin solundan çıkarak bilinmezimde kaybolup giden... On, on beş dakika sürse bu böyle... Mümkün olsa da hatta, daha fazla sürse...

Evimin penceresinden herhangi bir deniz görünmüyor. Ama son yağan yağmurda yeryüzüne düşen, o pencerenin camına tutunup kalan yağmur damlaları var. O kadar çok ve güzeller ki... Belki sandalyemi pencerenin yanına çekip onları tek tek sayabilirim ve bu da epeyce sürer. İstediğim kadar uzun...

Başka bir ihtimal, uzun uzun taksimler dinlemek... Ud taksimleri, kanun, ney ya da keman... Hicaz, Nihavent, Rast, Buselik, Nevâ... Şarkılara hiç uğramadan, sonlarına bağlanabilecek olanı hiç merak etmeden, taksimden taksime, neyden tambura, klarnete geçerek... Bir saat, birkaç saat...

Karşımdaki birinin herhangi bir sözünü, alelade bir cümlesini, sıradan bir ifadesini, zihnimde tekrar tekrar dinleyerek, uzun uzun tartarak, nedenini, niçinini, o cümleyi oluşturan kelimelerin hikayesinin neresinde durduğunu, iç aleminin neresinde hangi telleri titrettiğini, hangi söylenmemiş, ifadesini, mânâsını tam olarak bulamamış olanın yerine söylendiğini düşünsem bir süre... Ne kadar süre? Uzun, olabildiğince uzun...

Yürüsem, yürüsem ve yürüsem. Yollarda, patikalarda, caddelerde değil... Gözlerimi kapattığımda kaybolmayan bir iç güzergah olsa mesela, yürüsem adım adım orada... Nereye doğru? Yürüyor olmayı doğrulayan herhangi bir yere doğru! Yürüsem ve yürümek bir sıcaklık olsa, bir tad, bir tarifsiz sevinç, bir hatırlanmış güzellik olsa, adım adım doldursa içimi... Ben yürüsem, bütün boş hareketler dursa, zaman bir ânın içine dolsa, dolsa...

İnce belliye demini iyice almış bir bardak çay doldursam. Onu bütün bir gün boyunca içiyormuş gibi sabırla yudumlasam. Soğumasa, acılaşmasa, içmekle azalmasa, yudumlamakla doyulmasa... O tadı alsam, alsam, hiç kanmasam. Kanmayı hiç aramasam, beklemesem. Bir bardak çayın içinde her şey olan tadında konaklasam. Uzun uzun, yudum yudum...

Bir tesbihin iki tanesi arasında gidip gidip gelsem. Gelip gelip gitsem. Parmak uçlarıma mânâ nefesleri çeksem. Ya da mânânın nefesleri beni çekse içine. Başka her şeye sağırlaşsam, körleşsem. Sese ulaşsam ve ışığa kavuşsam. Zaman isterse geçse, isterse geçmese, kırılsa isterse, dökülse, kristal parçacıkları gibi hayatın teni üstüne...

Acele etmesem, o zamane cadısı, o zaman kundakçısı telaş yangınları tutuşturmasa içimde ha bire... uzansam sırtüstü, gökyüzüne baksam, darlıklarımdan boşalsam, gökyüzüne dolsam, bulutların sonsuz koreografilerinden birinde küçük bir rol alsam.

Hep bir yerlere yetişme derdinde olmasam hiç, koşmasam, koşuşturmasam, hiçbir şeyin peşinden sürüklenmesem, hiçbir şeye ölümüne kapılmasam, telaş etmesem, kendimi anlara parçalamasam, dursam biraz, olsam, ufuktan salınarak geçen bir balıkçı teknesi, cama tutunmuş bir yağmur damlası, el ele tutuşmuş bütün o notalar, bütün o demler, derinlikler...

Sonsuzdur hayat aslında, bir hatırlasam...

Sonsuzdur insan...

Bırakalım yakasını ki, bıraksın yakamızı zaman...