Dönüp bakınca

İlk yazımızdan bu yana, kardeşlik ahlakına vurgu yapıyoruz. Kardeşlik, arkadaşlık, dostluk. Kayıtlara geçsin diye de, özel isimlerden yola çıkıp yazılar yazıyoruz. Demem o ki, sevdiğimizi sadece söylemeyelim, oturup yazalım. O yazılar, bizlere şahitlik etsin. Sonradan, yanlışa düşmemizi engellesin.

Evet, kardeşliğe inanmak ve bu inancın gereklerini yerini getirmek gerekiyor. Kardeşliğin şartlarını namaz, oruç gibi düşünelim: Vefa, fedakârlık, sevgi, saygı… Çünkü kardeşlik, arkadaşlık, dünyanın kadim tatlarından biridir. İlk üçe rahat girer.

Elbette, işin tatsız tarafları da vardır. 'Dünyada neden vefa umarsanız, ondan cefa görürsünüz' deniliyor. 'Allah hiç kimseyi dostlarıyla imtihan etmesin' diye dua edişimiz bu yüzdendir. Bir de büyükleriyle.

Öte yandan, bencillik, arkadaşlığın en büyük düşmanıdır. Sadece kendisini düşünen kimse, temas ettiği, ilişki kurduğu herkeste üzücü izler bırakır. Karşısındakini insan değil de, imkân olarak görür. Bundan dolayı, hep şunu söylüyorum: Bizi yoran, işler değil, ilişkilerdir.

'İnsanlarla iyi geçinemeyen, imanın tadını alamaz.' Kıymetli bir büyüğümüz böyle demiş. Bu sözün derinliğini ve mesuliyetini kavramadan çıkacağımız her yol / yolculuk, bizi başka yerlere götürür. Kabullenmek gerekirse, gelinen yahut gelinmek üzere olunan yer, işte burasıdır.

***

Murat Menteş, geçtiğimiz cuma günü, arkadaşlık üzerine dokunaklı bir yazı kaleme aldı. Okuduk ve üzüldük. Galiba, hep birlikte yalnızlık çekiyoruz. Müşterek dert.

Sevgili arkadaşım, yazısında, 'arkadaşlık öldü mü' diye soruyor. Ölmemiş olabilir, fakat kan kaybediyor, can çekişiyor.

Menteş'le 1993 yılında tanışmışız. 'Sevdiğim geçiyor gençlik çağları' türküsünün aklımıza bile gelmediği zamanlar.

O yıllarda, edebiyatın gücü, farklı şehirlerden ve mizaçlardan birçok insanı bir araya getirmeye yetiyordu. Yapılan iyilikler, alacak hanesine yazılmıyor, asla karşınıza çıkmıyordu. 'Son bıçaklar' dostlarımıza henüz dağıtılmamıştı.

Sonra büyü bozuldu, iklim değişti. Neredeyse bütün muhitler yıkıldı, ortamlar dağıldı. Önceden buluşulurdu, şimdi ziyarete gidiliyor. Güvenliğe kimlik kartınızı bıraktığınız andan itibaren, hiçbir şey eskisi gibi olmuyor, olamıyor.

Artık beraberlikler yok, çıkar toplaşmaları var. Birbirimizin dilinden 'emin' değiliz. Bana kalırsa, yaşananların özeti, İlhami Atmaca'nın işte bu dizesidir: 'O çocuklar öyle mahzun ağlamaya gittiler.'

Bu sırada, bir şey daha oldu: Kardeşlik ahlakının, hukukunun gereklerini yerine getirmeye çalışanlara ve birbirlerine düşkün / tutkun olmaya gayret edenlere, 'çete' demeye başladık. Garip ama gerçek.

Bugün, insanlar, en çok da birbirlerini üzmek konusunda cömert davranıyorlar. Onaylamadığımız yahut anlam veremediğimiz bir duruma itiraz etmek yerine, hemen hakarete başvuruyoruz. Yazık.

Söylemeden geçmeyelim: Birçok konuda ayrı düşünmemize rağmen, Murat Menteş'le kardeşliğimiz devam ediyor. Bir dostluğu yirmi yıl sürdürmek, her şeyden evvel, karşılıklı maharet ve nezaket gerektiriyor. Sadece iyi gün dostu olsaydık, herhalde bugünlere gelemezdik.

***

Kıymetli olmanın ölçülerinden biri de zora gelmek yahut gelmemektir. Münasebetlerimiz için de geçerlidir bu. Yazmıştık, tekrar yazalım: Zorluk, arkadaşlığın, kardeşliğin, dostluğun en önemli imtihanıdır. Gönül ister ki, bu dersten herkes geçsin, kalan olmasın. Lakin oluyor. İlginçtir, hayat şartları kolaylaştıkça, bazı insanî hususiyetleri göstermek zorlaşıyor.

Yine, zamanla yollar ayrılıyor, öncelikler ve fikirler değişebiliyor. Gördüğümüz şu: 'İşin içinde menfaat varsa, zamana da gerek kalmıyor.' Hem de hemen.

Önceliklerin ve fikirlerin değişmesine diyecek bir sözüm yok. Belki bir soru: Neden?

Peki, nedenler çoğalırken, birçok hassasiyetimiz birer ikişer yıkılırken, ne yapacağız, kimlere gideceğiz?

Pertev Naili Borotav'ın masal ve hikâyelerimizi derlediği Az Gittik Uz Gittik isimli güzel bir kitabı var. (Adam Yayınları, 1992.) Aklıma, nedense, kitapta yer alan şu hikâye geldi:

Karatepeli bir çoban, yolda bir hallaç yayı bulmuş. Bunu arkadaşlarına göstermiş. Hepsi evirmişler, çevirmişler, hallaç yayını bir şeye benzetememişler. O sırada, akıldaneleri de tarladan dönüyormuş, ona da sormuşlar. Adam, hiç düşünmeden, 'bunu bilmeyecek ne var' demiş. 'Devenin kaburga kemiği.' (Sayfa 262)

Son yıllarda gördük ki, bazı şeyleri bildiğini söyleyenler, maalesef, böyle biliyorlar.