Şer bildiklerimizde hayır olabilir

Tabii ki her zaman öyle olmuyordur. Şer bildiğimiz bazen gerçekten tamamen şer, hayır bildiğimiz de tamamen hayır olabiliyor. Ancak, çoğu kez bir kötülük olarak yaşadıklarımızın bizi hayırlı bir yere götürdüğünü görürüz.

Tutukluların vekil seçilmesinden sonra ortaya çıkan karmaşık durum hem anayasa konusunda hem de genel toplumsal barışımız açısından bizi pek de hayırlı görünmeyen bir noktaya getirmiş. Baksanıza, muhtemelen demokrasi tarihimizin en yüksek katılımlı seçimi (% 87,5) gerçekleşmiş, bu seçimden yine demokrasi tarihimizin belki de en geniş temsil gücüne sahip parlamentosu (% 95,5) oluşmuş, Kürt meselesi ve siyaseti üzerindeki tabular da birer birer ortadan kaybolmuş.. Buna mukabil, seçim olalı iki hafta geçmeden bu temsil gücündeki parlamentonun sağladığı bütün moral arka arkaya gelen mahkeme kararlarıyla bozulmaya yüz tutmuş. Tam herkesin şer bileceği bir ortam oluşmuş. Bunu da hayra yormanın bir yolu var mı? Bakalım.

Bu seçimlerin karşımıza çıkardığı veya kendini hissettirdiği yeni vesayet aktörü YSK, bu noktaya gelişimizin kuşkusuz birinci dereceden sorumlusu. YSK şimdilik sadece Hatip Dicle ile ilgili kararı dolayısıyla gündemde, oysa Dicle kararından çok daha vahimlerini bu seçim sürecinde sessiz sedasız aldı. Yurtdışındaki vatandaşlarımızın oy kullanma haklarından, illerin milletvekili sayılarının düşürülmesine kadar, alınan kararların toplamı en az 30 milletvekilinin AK Parti'den diğerlerine haksız yere geçmesine sebep oldu. İşlemlerin yapılma tarzındaki ince işçilik, hiç kimsenin aklına diğerlerinde olduğu gibi temsilde adalet veya "çalınan vekiller" sorununu getirmiyor bile. Buna mukabil herkes Dicle'nin adaylığını iptal eden YSK'nın AK Parti'ye çalıştığını, ona bir milletvekili daha kazandırdığını söyleyebiliyor. Bu tarz bir katkının bile AK sadece zararı olduğunu görmeyen var mı daha?

Oysa YSK'nın bu seçim sürecindeki bütün işlemlerinin vardığı tek menzil, parlamento ortamının yeni bir anayasa için elverişsiz hale getirilmesi oluyor. Masa başındaki düzenlemelerle aldığı yüzde 50 oyuna rağmen anayasa konusunda tek başına inisiyatif alması engellenmiş oldu AK Parti'nin. Şimdi ise önündeki uzlaşma ve siyaset seçenekleri de tahrip edilerek yeni anayasa için zemini yok edilmeye çalışılıyor. Bunun için AK Parti dışındaki her üç parti kendi listelerine tutuklu adayları koymak suretiyle, bugün bu zeminin bozulmasına kendi katkılarını yapmış oldular.

Sonuçta, daha önce de dediğimiz gibi AK Parti'nin dışındaki herkes elimize doğmuş bu krizin ekilmesi için çok önceden çalışmış. Şimdi elimize doğmuş bir kriz var ve artık bunu doğuranın kim olduğunu sormanın da bir anlamı kalmamış durumda. Krizin sorumluları nasıl olsa eninde sonunda halka hesaplarını verirler. Kriz doğduktan sonra çözümünün sorumluluğu onu doğuranlardan ziyade iktidara ait oluyor. Doğrusu, hoşuna gitmese de AK Parti'ye düşen bu krizi çözmeye çalışmak. Başbakanın krizin hukuki boyutlarıyla ilgili bilgileri aldıktan sonra çıkar yol olarak ilgili maddeleri değiştirmek üzere hukukçularına talimat vermesi, akabinde yeni bir anayasa için ısrarını yinelemesi tam da bu zeminde vuku buluyor.

İşin hayırlı tarafı da bu. Bir şer gibi görünen kriz aynı zamanda büyük fırsatlara da kapıları aralıyor. Daha önce Anayasa Mahkemesinin, HSYK'nın, Askeri yargının, YÖK'ün merkezinde bulunduğu bir sürü kriz yaşadık. Yaşanan her kriz bütün bu vesayet kurumlarının ele alınmasını ve daha demokratik bir çizgiye çekilmesini sağladı. Galiba vesayetçi kurumlarımız sırası geldiklerinde reforma uğramak üzere bir krizde başrol oynuyorlar. Şimdi YSK sıraya girmiş gibi. Bu da Türkiye'deki demokratikleşmenin işleme tarzı.

Muhtemelen anayasa yapılmasın diye döşenmiş kriz taşları şu anda bütün partiler için uzlaşılabilecek zemini oluşturmaya yüz tutmuş. Zira hem bu krizi doğuranlar bile krizin çözümsüz devamını isteyebilecek durumda değiller hem de Murat Belge'nin dünkü yazısında dediği gibi Millet iradesini hiçe saymaktan yargılananları meclise taşıyan CHP bile seçtirdiği milletvekillerini meclise getirebilmek için "millet iradesine" vurgu yapmak zorunda kalıyor. Gerçekten bu da az bir kazanım değil. Millet iradesi söyleminin güçlenmesi fena bir şey mi?

Fena değil elbet. Ama bunu yaparken de işin cılkını çıkarma ihtimali ne yazık ki yok değil. Ergenekon tutuklularını aday gösterip seçtirerek "millet iradesi"ni sulandırma stratejisi için yakaladıkları fırsatı sonuna kadar kullanıyorlar. Millet seçmişse, handiyse katili de, tecavüzcüyü de, darbeciyi de hiç yargılamadan bırakmak ve Meclis'e almak gerektiğine dair bir söyleme kulaklarımızı alıştırıverdiler. Milletin temsil için verdiği yetkinin bir anda kişiye isnat edilen suçları da aklayacağını söylemeye getiriyorlar.

Öyle ya, yasamanın da yargının da temeli olan halk iradesi birinin masumiyetine karar verebilir, öyle mi? O zaman ne gerek var o kadar uzun boylu mahkemelere. Doğrudan halka soralım suçluyu suçsuzu da, bunun gayet pratik bir yolunu bulmuş oluruz. En ileri demokrasilerde bile temel hak ve hürriyetlerle ilgili konuların halka neden sorulamadığını hatırlatmak gerekir mi? Bu, tabi daha uzun bir konu, yazıyı bitirirken girilecek gibi değil.