Kürt meselesinde kördüğüm ve nihâî çıkış yolu

'Kürt meselesi' gibi bir meseleyi yaşıyor olmak, bu toplum için bir kırılma noktasıdır ve 'yüzkarası'dır.

KÜRT SORUNU: KIRILMA NOKTASI VE 'YÜZKARASI'

Evet, üstüne basa basa söylüyorum: Kürt meselesi bu toplum için tam anlamıyla bir kırılma noktası, zihnî körleşmenin zirvesi ve 'yüzkarası bir sorundur.

Çünkü bir etnik varlığın, kendi dilini konuşamaması, kendi diliyle eğitim görememesi, kendi edebiyatını geliştirememesi, hatta kendi kaderini kendinin belirleyememesi, bütün bu temel varoluş haklarının saçma sapan yasaklarla ve gerekçelerle inkâr edilmesi, Müslüman bir toplumda olmayacak bir şeydir.

Türkiye, 30 küsur etnik kimliğin 'sıkıştırıldığı' bir ülkedir. Osmanlı'nın çöküşü üzerine Osmanlı bakiyesi bütün etnik unsurların sığınabilecekleri tek yer olduğu için Osmanlı'nın bir tür minyatürü ve özetidir Türkiye toprakları.

Dünyada 30 küsur etnik varlığın tek bir ulus-devlette özetlendiği, toplandığı ve yaşadığı ikinci bir ülke yok. Kürt meselesine ve ardından patlak verecek diğer etnik, kültürel, siyasî ve sosyal sorunlara, bu yakıcı gerçeği gözönünde bulundurarak yaklaşamadığımız sürece Türkiye'nin hiçbir büyük ölçekli sorununu hâl yoluna koyabileceği ham hayaline kapılmayalım.

30 KÜSUR ETNİK KİMLİK VE ULUS-DEVLET PROJESİ!

Ulus-devlet modelinin en son uygulanabileceği yer, Türkiye'dir! Hele de globalleşme süreciyle lokal / etnik kimliklerin ve önceliklerin bu kadar önplana çıktığı ya da -küresel güçler tarafından kolaylıkla- 'kaşındığı' postmodern bir dünyada, 30 küsur etnik unsurun varolduğu bir coğrafyada, ulus-devlet modelinin, bırakınız Kürt meselesi gibi sorunları çözebilmesini, bu sorunları görebilmesi, kavrayabilmesi bile olmayacak bir iştir!

Bugün yaşadığımız tıkanma, bunun en somut göstergesi değil de nedir Allah aşkına?

Daha da vahimi, dünyanın en yoğun etnik topluluklarının yaşadığı -üstelik de kahir ekseriyeti Müslümanlardan oluşan- karmaşık bir toplumda, bütün farklılıkların buluşabileceği en üst kimlik Müslüman kimlik olmasına rağmen, hâlâ laik / modernleştirici / parçalayıcı / ruhsuzlaştırıcı projelerin savunulabiliyor olması, Türkiye'de yaşanan zihnî körleşmenin hangi boyutlarda seyrettiğini göstermeye yetiyor olsa gerek.

NEREDE TIKANDIĞIMIZI GÖREBİLİYOR MUYUZ?

Türkiye'nin Kürt meselesinde tıkandığı nokta, tam da burası: Eğer tam anlamıyla zihnî bir körleşme yaşadığımız yakıcı gerçeğini göremez de, Türkiye'nin gerçek imkânlarını bütün cesaretimizle dillendiremezsek, Türkiye'nin bu kördüğümden çıkabilmesi hiç de kolay olmayabilir.

Oysa başta Kürt meselesi olmak üzere, bizim de, bölgemizin de, hatta dünyanın da eşiğinden geçtiği belirsizlikler sürecinden nasıl çıkabileceğini gösteren, tarih yapmış muazzam ve evrensel bir sulh modelini geliştirenler bu toprakların çocukları değilmiş gibi hareket edemeyiz.

Eğer aklımızı başımıza devşirerek nasıl büyük bir hazinenin üzerinde oturduğumuzu yok sayma körlüğümüze son veremezsek, Türkiye'yi de, bölgemizi de büyük felâketlerin kucağına kendi ellerimizle atmış olacağımızı aslâ unutmayalım, derim.

HAZİNE'NİN ÜZERİNDE OTURUYORUZ!

Müslümanların tarihinde, etnik veya kültürel özelliklerinden ötürü, bir etnik varlığın kendini nasıl görüyorsa öylece ifade etmesinin engellenmesi, yasaklanması veya inkâr edilmesi gibi gayr-ı insanî bir durumun yaşanması sözkonusu olmamıştır; böyle bir şeyin sözkonusu olması bile hayal edilmeyecek bir şeydir Müslüman muhayyilesinde de, pratiğinde de.

Aksine Müslümanların insanlığa armağan ettikleri en önemli şey, din, dil, kültür, etnisite farklılığı gözetmeksizin bütün farklılıkları aynı medeniyet gökkubbesinin altında yaşatabilmeyi başarabilmiş olmalarıdır.

İslâm medeniyetinin dışında evrensel ölçekte, farklılıklara hayat hakkı tanıyabilmiş başka bir medeniyet tecrübesi yoktur. Müslümanlar perişan vaziyette olmasına rağmen İslâm'ın şeytanlaştırılmasının sırrı burada gizli işte!

Başka türlü söylemek gerekirse, İslâm medeniyet tecrübelerini, diğer medeniyetlerden ayıran en önemli 'üstünlüğü' (evet bu bir 'üstünlük'tür), başka din, kültür, dil ve etnik aidiyetlere mensup toplulukları, esas itibariyle, dinlerine, kültürlerine, dillerine ve etnik özelliklerine müdahale etmeden, aksine, bu özelliklerini hem yaşayabileceği, hem de yaşatabileceği ve geliştirebileceği en uygun zemini, vasatı sunmayı başarabilmiş olmalarıdır.

Tarihte hiçbir dinin, hiçbir medeniyetin, hiçbir kültürün gerçekleştiremediği evrensel bir modelden sözediyorum. Sadece lafta kalan bir model değil, uygulanabilmiş bir modelden.

Peygamberimizin (sav) Medine'de 'minyatürü'nü / özünü tesis ettiği, Endülüs'te, özellikle de Osmanlı'da bütün medeniyetlerin üzerine oturarak temelleri atılan, hâlâ tazeliğini koruyan, en gelişkin, en evrensel örnekleri ortaya konan sulhe, adalete, hakkaniyete dayalı 'medeniyet modeli', bu açıdan oldukça çarpıcı ve bugün insanlığın karşı karşıya kaldığı bütün büyük ölçekli sorunların nasıl hâl yoluna konulabileceğini gösteren benzersiz bir modeldir.

Kürt meselesi başta olmak üzere, bütün büyük ölçekli meselelerimizde, üzerinde tepe tepe oturduğumuz bu 'evrensel hazine'yi yenileyerek yeniden hayata geçirmekten başka çıkar yolumuz olmadığını göremezsek, tam bir çıkmaz sokağa ve batağa saplanmaktan kurtulamayacağımızı aslâ unutmayalım, derim.

İNSANLIK TARİHİNİN EN BÜYÜK 'DEVRİM'İ: MEKKE'NİN KANSIZ FETHİ

Düşünsenize… Mekke'de Müslümanlara cehennem hayatı yaşatan müşriklere, Müslümanlar, Medine'de intikam alma, köklerini kazıma, tarihten silme gibi ilkel bir yaklaşım sergilemiyorlar. Aksine, âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz'in (sav) buyruğuna harfiyen uyarak, Mekke fethedilirken hiç kimsenin burnunun bile kanamamasına özen gösteriyorlar.

Efendimiz, Mekke'nin fethinin kansız gerçekleştirilmesi konusunda öylesine harikulâde bir titizlik örneği gösteriyor ki, bir ara, Halid bin Velid'in (ra) müşriklerle çatışmaya giriştiği haberi gelince, Efendimiz, Halid bin Velid'i derhal çatışmaya son vermesi için bir elçi göndererek uyarıyor.

O yüzden, insanlık tarihinin en büyük 'devrim'i, Mekke'nin fethidir. Siz, 'devrim' dediğime bakmayın: İnsanlık tarihinde bu kadar asil ve bu kadar aziz bir inkılap gerçekleştirilebilmiş değildir.

Mekke'nin fethi, o yüzden, daha sonraki süreçte, bütün İslâm medeniyeti tarihinde gerçekleştirilen fetihlerin modeli olmuştur: Efendimiz'den sonraki süreçte, fetihlerin, tıpkı Efendimiz gibi, kansız gerçekleştirilebilmesi her zaman elbette ki sözkonusu olmamıştır.

Mekke'nin fethi, önce gönüllerin fethi olduğu için, bütün Müslüman askerler, komutanlar, liderler ve bütün Müslümanlar, bu modeli her zaman uygulama konusunda büyük özen ve gayret göstermişler ve incelikli bir savaş hukuku geliştirerek, savaşa katılmayan insanlara, meselâ kadınlara, çocuklara, yaşlılara, yanısıra tabiata ve şehirlerin altyapılarına aslâ zarar verilmemesi konusunda bütün insanlığa insanlık dersi vermişlerdir.

Bu modelin en zorlu örneklerinden biri, bildiğiniz gibi, Salahaddin'in Kudüs'ü fethinde verdiği destansı insanlık dersidir. Tıpkı kendisinden önce Hz. Ömer'in (ra) Kudüs'ü fetih yöntemini izlemiştir büyük komutan Salahaddin.

Önceden Haçlılar Kudüs'ü işgal ettiklerinde tam bir cehenneme çevirmişler, onbinlerce Müslümanı ve Yahudi'yi katletmişlerdi. Salahaddin, tıpkı Efendimiz'in ve Hz. Ömer'in izinden giderek, Kudüs'ü fethettiğinde, Haçlılara büyük bir insanlık dersi vermiştir.

FATİH, GEMİLERİ NEDEN KARADAN YÜRÜTMEK ZORUNDA KALMIŞTI?

Benzer bir hâdise de İstanbul'un fethi sırasında yaşanmıştı. Fatih, İstanbul'u fethederken, gemileri neden karadan yürütme ihtiyacı hissetmişti acaba?

Ne yazık ki, biz, güya Fatih'in torunları olduğumuzu iddia etmemize rağmen, Fatih'in gemileri neden karadan yürüttüğünü bilmiyoruz bile!

Yaşadığımız kırılma ve savrulma noktasının ne kadar trajik, hatta traji-komik boyutlar kazandığını gösteren tuhaf bir savrulma ile karşı karşıyayız bu noktada.

Fatih, surları topa tutmak istiyor. Surları ele geçirebildiği zaman İstanbul'un fethinde bir mesafe katetmek mümkün olabilecek. Surları dövmekten başka bir yol yok yani.

Ancak surların bulunduğu yerlerde yoğun sivil halk yaşıyor. Şeyhülislâm, yoğun sivil nüfusun yaşadığı surları dövmesine izin vermiyor Fatih'in.

Ve Fatih'e, 'orada masum insanlar yaşıyor; onları katledemezsin, başka bir yol bul!' diyor. İşte gemilerin karadan yürütülmesi fikri, bundan sonra sözkonusu olabiliyor.

MEKKE'NİN FETHİ VE EVRENSEL SULH DÜZENİ 'NİZAM-I ÂLEM'İN TESİSİ

Mekke'nin fethinden sonra, Efendimiz (sav), (Mekke'de dalga-kırarak, Medine'de dalga-kurarak) medeniyet fikrinin tohumlarını ekmiş oluyor.

Medeniyet fikri, Mekke ve Medine süreçlerinin işletilmesiyle İslâm'ın hayat bulan, hayat olan ve HERKESE hayat sunan ilkelerinin sadece Müslümanlar için değil, bütün farklı inanç sahipleri için KOZMOLOJİK TASAVVUR ekseninde hayat kuran, hayatı koruyan evrensel bir sulh düzeninin, kardeşlik düzeninin, adalet, hakkaniyet ve hukuk düzeninin, kısacası NİZAM-I ÂLEM'in tesisi fikridir.

İşte Mekke'nin fethinden sonra Efendimiz, Müslümanlara inanılmaz işkenceler yapan müşriklerle (Yahudiler, Hıristiyanlar ve bütün diğer paganlarla) meşruiyet ve işleyiş 'mantığını' melekût âleminin mülk âlemine ruh üfleyen hayat ve varoluş ilkelerinden alan bir sulh düzeni inşa etmişti.

Aynı şekilde, tıpkı Efendimiz gibi, O'nun izinden giden, O'nun âlemlere rahmet olarak getirdiği hakikat medeniyetinin temellerini atabilmek için, Fatih de, İstanbul'un fethinden sonra, Osmanlı yurdunu bir darü's-selâm'a (barış yurduna) dönüştürecek adımları atmış, Rumları, Ermenileri, Galata'daki ve Balkanlardaki Avrupa kökenli gayr-i müslimleri, hiçbir müdahaleye, itilip kakılmaya, aşağılanmaya, şeytanlaştırılmaya ve saldırıya maruz kalmadan huzur ve güven içinde yaşayabilecekleri Osmanlı sulh düzeni tesis etmişti.

Efendimiz'in Medine'sinde de, Fatih'in İstanbul'unda da, kurulan evrensel sulh düzeninde, hiç kimsenin dini, dili, kültürü ve etnik özellikleri yok sayılmıyordu. Aksine, inşa edilen evrensel sulh düzeni içinde Müslim veya gayr-ı müslim herkes aynı adalet, hakkaniyet ve hukuk ilkelerine dayanarak kendi ahlâkî, sosyal, siyasî ve hukûkî haklarını kendi inanç sisteminin gereklerine göre kullanmakta -esas itibariyle- büyük bir zorlukla karşılaşmadan yaşayabiliyordu.

İşte Efendimiz'in Medine'de tohumlarını ektiği cihanşümûl medeniyet fikri, Osmanlı'da herkese hak, hukuk, adalet, 'kardeşlik' ilkeleriyle yaklaşan bir nizam-ı âlem fikrine inkılap etmişti.

Böyle bir fikir, insanlık tarihi boyunca Müslümanların geliştirebildikleri bir fikirdir yalnızca.

Hint medeniyeti de, Çin medeniyeti de, Mezopotamya medeniyetleri de, Mısır medeniyeti de, Amerika kıtasının kadim medeniyetleri de kendi varoldukları havzanın dışına pek fazla uzanamamıştı. Hint medeniyetini kısmen de olsa burada istisna edebiliriz. Ama kısmen.

'ASKERÎ ZORBALIK DÜZENİ', FARKLILIKLARA HAYAT HAKKI TANIYABİLİR Mİ?

Grek, Roma, Avrupa ve Amerika tecrübelerinden oluşan -esas ruhunu paganizmin oluşturduğu- Batı uygarlığının küre ölçeğinde yaygınlaştığını görüyoruz. Ama büyük tarihçi Fernand Braudel'in Roma'da kristalize olduğunu söylediği, 'askerî zorbalık düzeni', Batı uygarlığının kendi havzasının dışında modern süreçte açık şiddete, postmodern süreçte ise örtük şiddete dayalı hâkimiyet kurma biçimleri geliştirmesine imkân verebilmişti yalızca.

Batı uygarlığının dünya üzerinde kurduğu hegemonya, niceliksel ve güce dayalı bir hegemonyadır. İslâm medeniyet tecrübeleri gibi, esas itibariyle, sulhe dayalı, niteliksel bir müşterek gökkubbe inşası değildir.

Olamazdı da zaten. Çünkü pagan Batı uygarlığı hegemonya biçimlerini, mülk âleminin, gücü, kontrol etmeyi ve kolonizasyonu eksene alan ayartıcı ve azmanlaştırıcı ilkeleri üzerine inşa etmişti.

O yüzden Batı uygarlık tarihinde, farklı din, dil, kültür ve etnisite farklılıklarını barış ve huzur içinde bir arada yaşatabilecek bir tecrübe üretilebilmesi mümkün olabilmiş değildir.

Bugün Batı toplumlarının farklı kültürlere hayat ve varolma hakkı tanıdığı fikri tam bir hurafeden ve illüzyondan ibarettir: Batı'da farklılığınızı bastırabildiğiniz, asimile olabildiğiniz ölçüde size hayat hakkı tanınır. Üstelik de kısmen.

Batılı, beyazdır ve 'üstün'dür / ayrıcalıklıdır; siz, beyaz derili bile olsanız, Batılı size 'beyaz' muamelesi bile yapmaz asla. Irkçılık, ayırımcılık, ötekileştirme, Batılıların adeta 'kanına işlemiştir'. Bu gerçekleri görebilmek için Batı'da belli bir süre yaşamak kâfidir.

Farklı kültürlerle hiçbir zaman bir arada yaşama tecrübesine bile sahip olmayan seküler-kapitaslist-pagan Batı uygarlığının hak'tan, hukuktan, demokrasiden, özgürlüklerden sözedip duruyor olması, sadece retorikten ibarettir ve bu içi boş 'özgürlükler söylemi', aslında yeni-sömürgeciliğin keşif koludur.

Ve bu söylem, yeni-sömürgecilik ve yeni-emperyalizm biçimlerinin önündeki muhtemel engelleri zihnen / psikolojik olarak ortadan kaldırmayı amaçlar, öncelikli olarak.

EVRENSEL MODEL BİZDE AMA PERİŞAN VAZİYETTEYİZ!

Oysa Medine'de tohumları ekilen, Endülüs'te ve Osmanlı'da cihanşümûl meyvelerini veren gerçek anlamda evrensel medeniyet tasavvuru modelini, biz Müslümanlar geliştirdik.

Bizim geliştirdiğimiz medeniyet modeli, bütün canlılığıyla ve tazeliğiyle keşfedilmeyi bekliyor.

Bizim geliştirdiğimiz, bütün farklılıklara hayat ve varolma hakkı tanıyan tek evrensel medeniyet fikri, önümüzdeki orta ve uzun vadeli süreçte dünyanın gündemine sunulabilecek, henüz ulaşılamamış ve aşılamamış yegâne hakikat ve adalet medeniyeti modelidir.

Türlü tuhaf komplekslere girerek bu hayatî gerçeği yok saymaya kalkışmamız, bizim kendi geleceğimizi kendi ellerimizle karartmaktan başka bir şeyle sonuçlanmaz.

O yüzden sadece bizim değil, bölgemizin de, dünyamızın da temel sorunlarını hâl yoluna koyabilecek bu tek evrensel medeniyet fikrini, taze bir ruhla yeniden geliştirerek, yenileyerek insanlığa sunabilmenin yollarını araştırmak zorundayız.

Ama yaşadığımız Kürt sorunu, insanlık tarihinde geliştirilmiş en gelişkin ve muazzam müşterek yaşama ya da müşterek gökkubbe modelinden ne kadar koptuğumuzu, ne kadar uzak olduğumuzu gösteren bir yersizlik-yurtsuzluk, bir savrulma, bir zihnî körleşme hâli yaşadığımızı gözler önüne seren ürpertici, bize yakışmayan, bu coğrafyanın yeniden bir ümmet fikri çerçevesinde hayata geçirilecek medeniyet fikrinden ne kadar uzaklara düştüğünü bir kez daha gözümüzün içine sokuyor adeta.

Kürt meselesi başta olmak üzere bütün büyük ölçekli bölgesel ve küresel sorunları kalıcı olarak hâl yoluna koyabilecek medeniyet modelini yeniden biz geliştirebilecek durumdayız ama sanki böyle bir imkâna, böylesi bir tarihî derinliğe, kültürel derinliğe ve kolektif hafızaya sahip değilmişiz gibi hareket edebiliyor ve bize yakışmayacak kötü bir sınav veriyoruz.

Oysa bugün 40 bine yakın insanın hayatını kaybettiği bir 'çatışma' nedeniyle bu toplum hâlâ birbirine düşürülememişse, bunun nedenleri burada gizlidir. Bu toplumun ortaya koyduğu medeniyet tecrübesinin hayat bahşeden zihin haritalarının ve gönül dünyasının ne kadar derinlerde kök saldığı gerçeğinde yani.

Bu yakıcı gerçek üzerinde derinlemesine kafa yormaktan başka çıkar yol görünmüyor önümüzde.

NEYİN BEDELİNİ ÖDEDİĞİMİZİ BİLE BİLMİYORUZ!

Sadece şu kadarını söylemekle yetineyim burada: Bugüne kadar geliştirilen resmî / seküler projeler de, PKK / BDP projesi de, Kürt sorununu iyice içinde çıkılmaz hâle getirmekten ve Türkiye'yi büyük bir çıkmaz sokağın, kardeş kavgası felâketinin eşiğine sürüklemekten başka bir işe yaramayan sathî, günübirlik ve ayartıcı projelerdir sadece.

Türkiye'nin daha derinlikli, daha esaslı ve daha kalıcı çözümler geliştirecek tarihî ve kültürel kaynakları var ve bu kaynaklar bugüne kadar yokmuş gibi hareket ettik. Bugün bunun bedelini ödüyoruz işte!

***

Pazar günü, Anadolu'ya yaptığım seyahatlerle ilgili izlenimlerimi sizlerle paylaşacağım. Pazartesi günkü yazıda, Kürt meselesini, derin nefes alarak bu temel perspektif ışığında teşrih masasına yatıracağım ve nerede niçin tıkandığımızı göstermeye ve nihâî çıkış yolu konusunda somut önerilerde bulunmaya çalışacağım.