Ölüm var hacı!

Sorumuz şu: 'Zaten ölmüş olan biri, ölebilir mi?'

Hayır hayır, teknik bir durumdan söz etmiyorum. Hani şu öldü zannedilip 2 saat morgda yattıktan sonra tekrar hayata dönen insanların haberlerindeki gibi değil yani.

Düşüncesi, eylemliliği, hayata bakışı ömrünün belli bir noktasında 'duran' insanın ölümünden söz ediyorum.

30 yıl önce 'mükemmelleştirdiğini' düşündüğü şiir diliyle mısralar 'üretip' duran şaire 'ölü şair' deriz mesela.

Yok yok, 'yenilikçiliğe övgü' yaptığımı zannetmenizi istemem. Zira yenilikçilik, semptomları sonraki yüzyıllarda da artarak devam eden bir 19. yüzyıl hastalığıdır. Kastettiğim 'ölülük', yenilik yapmamaktan değil, hareket etmemekten kaynaklanır.

Ayrıca yenilik, 'ilerlemeyi' de içinde barındıran bir önermedir modern zamanlarda. 'İlerlemek' bir puttur ve bu putun karnının doyurulması için mutlaka yenilik gerekmektedir.

Yusuf Kaplan hocadan duymuş idim. Şöyle demişti: 'Danslar arasında hareket olarak İslam'a en uygun dans biçimi valstir. Zira hem ilerlemek yerine kendi içinde koreografik olgunlaşmayı, hem de kesintisiz bir hareket halini barındırır.'

Kur'an ayetlerinin her an yeniden ve yeniden nâzil olması esprisinin altında bence tam olarak bu 'vals' var. 'Tamamlanmış bir kitap' olarak Kur'an, elbette yeni bir ayetle nâzil olmuyor, ancak her an yeni bir durumla 'yeniden' nâzil oluyor. 'Hareket' kendi içerisinde durmaksızın akıyor yani. Dikkat isterim. 'Tekrarlanıyor' değil, 'akıyor.'

Bir örnek. 1400 küsur yıl önce sarındığı örtülerin altında dehşetle titreyen ve 'beni örtün, beni örtün' diyen Efendimiz(sav)'e inen ayet şöyle nâzil oluyor: 'Ey örtülere bürünen! Kalk ve uyar.'

Bu ayet-i kerime, sadece Efendimiz(sav)'le ilgili ve sadece onun o anki halet-i ruhiyesi ile mi kayıtlıdır? Bu anlamda 'ölü bir ayet'le mi karşı karşıyayız? Elbette hayır. Pekala bize ve bugün de nâzil oluyor bu ayet. Büründüğümüz örtülerden kurtulmamız ve üzerimize düşen ne varsa yapmamız gerektiğini 'tokat gibi' çarpıyor kalbimize.

Bu, burada bir dursun.

İslam düşüncesinin 'ölmemek' için ortaya koyduğu en önemli argüman 'etkileşim'dir. Bidayetinden bu yana 'yüksek bir özgüvenle' hareket eden İslam düşüncesi, karşılaştığı her coğrafya ve düşünüş biçimiyle önyargısız bir etkileşime girmeye gönüllü olagelmiştir. Yunan, İran ve Hint felsefeleri, İsrailiyat, Avrupa merkezli felsefi akımlar. İslam düşüncesinin bunların hepsiyle alışverişi olmuş, hepsinden çeşitli kazanımlar elde etmeye bakmıştır. Bu anlamıyla 'Mormon' aklının tam tersidir İslam aklı.

'Etkileşim', beraberinde elbette çeşitli 'sapmaları' da standart olarak getirmiş, ancak 'ana akım İslam düşüncesi' bu sapmalara zerre kadar prim vermeksizin ilerlemenin yolunu 'hareketliliği' sayesinde hep bulagelmiştir. Söz gelimi bazı Müslümanlar Hint coğrafyasında çeşitli 'bâtıni' düşüncelerle ayartılmış, ancak ana akım İslam düşüncesi bu coğrafya üzerinden 'Fetavayi Hindiyye' gibi muhteşem bir eseri de üretmeyi bilmiştir.

Seyyid Kutub'un Fizal'il Kur'an'ını getirin gözünüzün önüne. Sosyoloji, felsefe ve modern batı düşüncesinin tüm imkanlarını kullanarak 'kendi biricik yolunu' bulmuş bir eser değil midir? (Şeyhi 'sapık' dedi diye Seyyid Kutub'u 'sapık' zanneden arkadaşım. Sözüm sana değil.)

Bu da burada bir dursun.

İslami ilimleri öğretme konusunda aşırı yetersiz bir müfredata sahip ilahiyat fakültelerinden felsefe, sosyoloji, psikoloji gibi bazı derslerin kaldırılması tartışılıyor kaç zamandır. Gerekçe de, temel İslami ilimler derslerinin sayısını artırmak imiş. İlim meselesini kategorize etmeye bayılan ve 'etkileşimden' korkan konservatif zihinlerden de bu beklenirdi zaten.

İmam Gazali'den ödünç alarak söylüyorum: 'Bir şeye düşman olacaksan, onu bilmen gerekir. Bir şeyi savunacaksan, yine onu bilmen gerekir.'

İlahiyatlardan felsefe grubu derslerinin kaldırılması, en basitinden öğrencilerin 'rakip düşünceyi' tanımadan yetişmelerini ve retorik geliştirememelerini sağlayacak. Söz gelimi bir ilahiyat öğrencisi Baudrillard'ın simülasyon teorisi ile Âmâk-ı Hayal arasındaki ilintilerden haberdar olamayacak, Kierkegard ile İbn Hazm'ın niçin benzer konular üzerinde düşünmüş oldukları konusunda en küçük şekilde akıl yürütemeyecek.

'Bunları bilmek çok mu önemli' diyorsanız, size cevabım 'evet' olacak. Hendek savaşının kazanılmasını sağlayan şeyin adıydı çünkü 'etkileşim.' Selman-ı Farisî 'biz İran'da böyle yapıyoruz' deyip hendek kazılması fikrini ortaya attığında kimse ona 'olmaz öyle şey, burası Arabistan' dememişti.

Hareket etmeyen şey ölür. Ve İslam düşüncesinin hareket edebilmesinin yolu 'temas' ve 'etkileşim'dir. Başka türlüsü sadece tekrar olur.

Değil felsefe grubu derslerinin kaldırılması, bence ilahiyat fakültelerine matematik, geometri, fizik, bilim tarihi ve astronomi dersleri de konulmalı. Çünkü bu ümmetin tam donanımlı alimlere ihtiyacı var. Fıkıhçıya, tefsirciye, hadisçiye ya da kelamcıya değil.

Ne diyordu Kazancakis: 'Felsefenin öğretilmediği ilahiyatlarda, kazanan Allah'ın değil, 'hoca'ların dini olur.'

NOT: 'İsmail, yazında 'vals İslam'a uygundur' fetvası vermişsin' diyecek olanınız var mı? Yoktur inşallah.