TESEV'in araştırması Türkiye'yi resmediyor

TESEV'in çalışması halka dayatılan irtica tehlikesini toplumun inandırıcı bulmadığını gösteriyor. Medyada daha çok başörtülülerin sayısının azalıp azalmadığına indirgendiyse de, halkın, egemenlerin bu konularla ilgili yaklaşımını paylaşmadığı, hatta toplum ile devlet arasındaki mesafenin daha da derinleştiği görülmektedir.

TESEV'in araştırması Türkiye'yi resmediyor
YILMAZ ENSAROĞLU (*)
Türkiye Cumhuriyeti, bir ulusun kurduğu bir devlet olmaktan çok, bir ulus yaratma amacıyla kurulan bir devlettir. Osmanlı'dan kalan farklı kültürel kimlikleri homojenleştirmek, yani "adam etmek" zordu ve zorlu ve uzun bir süreci gerektiriyordu. Bu yüzden de toplumun dilinin, yazısının, kıyafetinin, düşüncesinin, alışkanlıklarının, özetle her şeyinin kökten değiştirilmesi ve geçmişinden koparılması lazımdı. Diğer bir ifadeyle yeni bir dile, yeni bir dine, yeni harflere, yeni değer yargılarına, yeni kutsallara ihtiyaç duyuluyordu. Hâsılı, insanın, hayatın, eşyanın yeniden tanımlanması gerekliydi. Bir bakıma Türk Modernleşmesinin malum tepeden inmeci karakteristiğinin ana gerekçesi de bundan başka bir şey değildi. Bundan dolayı, devletin kurucu kadroları, sadece sosyal ve siyasal hayata ilişkin temel kavramları "bize özgü" biçimde tanımlamakla yetinmediler, adeta hayatın her alanına müdahale ettiler. Bunun gereklerinden birisi olarak da toplum, herkesin kendisine düşman olduğuna inandırıldı, tüm dünyadan soyutlandı ve içine kapatıldı. Muktedirler karar vermişlerdi; ilk zamanlar 'Anadolu'nun Müslüman ahalisi', sonra 'Türkçe konuşan' ve nihayet 'vatandaşlık bağıyla Türkiye Cumhuriyeti devletine bağlı olan herkes' artık 'Türk'tü (tabii bazılarının, örneğin Müslüman olmayanların Türklüğü bir türlü sindirilemese de) ve 'Türk'ün (de) Türk'ten başka dostu yok'tu.

LAİK DİN'İN DOĞUŞU

Öte yandan, etrafımızın düşmanlarla çevrili olması yetmiyormuş gibi, içeride de irtica, komünizm, bölücülük gibi pek çok iç düşman vardı ve hepsi de devleti yıkmak için çalışıyorlardı. Bunların da kafalarının ezilmesi gerekiyordu. Tüm bu iç ve dış düşmanlar hakkında toplumu bilgilendirip uyanık tutmanın, milli birlik ve beraberliği sağlamaya yetmediği anlaşılınca, ek önlemlere ihtiyaç duyuldu. Türdeş bir toplum yaratma hedefinin yanı sıra, paradoksal biçimde farklılıkların diri tutulması ve birbirlerini "öteki"leştirmesi de gerekliydi. Bunu sağlayabilmek için de toplumu polarize edici her türlü uygulamaya girişildi.

Bu bize özgü tanımlamalardan elbette "din" de kendine düşen payı aldı ve Anadolu İslamı ya da Türk İslamı geliştirilmeye çalışıldı. Din ve dinî hayat, din eğitimi ve öğretimi tamamen devlet denetimi altına alındı ve bu yolla dinin de yeniden tanımlanmasına gayret edildi. Kuşkusuz tüm bunlar, başka bir maksatla değil, sadece laikliğin gereği olarak yapıldı. Böylece adına laiklik denen bir resmi din anlayışı oluşturuldu ve bu anlayışta bırakınız Aleviliği, Şiîliği, Şafiilik gibi Sünnî mezheplere bile yer yoktu.

Bu denetimin ana hedefinin esasen 'kamusal alan'da İslami görünürlülüğü her geçen gün biraz daha azaltarak nihayet yok etmek olduğu söylenebilir. Ama bu hedef, uzun bir zamana yayılarak gerçekleştirilmeliydi ki, toplumda infiale de yol açılmasın. Bundan ötürü, Müslümanların taleplerinin bir özgürlüğün kullanımı mı, yoksa bir irticaî kalkışma mı olduğu, öyle bilimsel çalışmalarla değil, istihbarat raporlarına dayanarak hazırlanan gizli ve derin anayasaların maddelerine bakılarak karar verilir. O yüzden bu ülkede Jostein Gaarder'ın Sofi'nin Dünyası, yasak irticaî yayın muamelesi görür; iflah olmaz liberal Prof. Dr. Atilla Yayla bile irticaî kadrolaşmaya örnek gösterilir.

KORKULARIMIZ YERSİZ

Ne var ki bazıları, yıllardır sürdürülen bu politikaları bir türlü anlamıyor. Prof. Dr. Binnaz Toprak ve Doç. Dr. Ali Çarkoğlu ve tabii ki başta TESEV, bu bazılarından olmalılar ki, biraz da bizleri kendimizle yüzleşmeye zorlamak amacıyla yaptıkları bir saha çalışmasını tam yedi yıl sonra tekrar yaptılar ve bulgularını da kamuoyuna açıkladılar. Değişen Türkiye'de Din, Toplum ve Siyaset konulu araştırma, resmî tehdit algılamalarının ve propagandalarının ne kadar dayanaksız olduğunu bir kez daha gözlerimizin önüne seriyor. Özellikle Türkiye'nin 1999 Avrupa Birliği Helsinki Zirvesi'nde aday ülke olarak kabul edilmesinden bu yana toplumun geçirdiği değişimi tespite ve yüzümüze bir kez daha ayna tutmaya çalışan bu çalışmanın henüz rapor metni açıklanmadı ve yayınlanmadı. O yüzden ayrıntılı analizler yapmak için henüz erken ama bu kapsamlı çalışmanın raporunun, uzun süre derinlemesine ve olabildiğince ayrıntılı bir biçimde tartışılacağı, değerlendirileceği daha şimdiden anlaşılıyor. Çünkü ilk veriler bile birtakım sanal tehdit algılamalarıyla nasıl bir toplumsal paranoya içerisine düşürülmeye çalıştığımızı ortaya koymaya yetiyor.

TESEV'in son Değişen Türkiye'de Din, Toplum ve Siyaset başlıklı saha çalışmasının bulgularını değerlendirirken, bu devlet – toplum ilişkisinde zaten var olan ve farklı toplumsal kesimler arasında da sürekli büyütülmeye çalışılan mesafeyi ve herkesi birbirine karşı ötekileştiren, düşman olarak algılatmak isteyen ortamı da göz önünde tutmak gerekmektedir. Sadece çalışmanın bulgularından hareketle Cumhuriyet tarihi boyunca halka adeta dayatılan irtica tehlikesini toplumun inandırıcı bulmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Her ne kadar medyanın söz konusu çalışmanın sonuçlarıyla ilgili yayınları, daha çok başörtülülerin sayısının azalıp azalmadığına indirgendiyse de, halkın, egemenlerin bu konularla ilgili yaklaşımını paylaşmadığı, hatta toplum ile devlet arasındaki mesafenin daha da derinleştiği görülmektedir. Aynı şekilde 28 Şubat post–modern darbesinden bugüne kadar toplumun yoğun irtica tehdidi bombardımanı altında tutulmasına rağmen, kendisini dindar ve öncelikle Müslüman olarak tanımlayanların oranındaki yaklaşık % 10'luk ya da din temelli politika yapan siyasi partilerin olabileceğini savunanların oranındaki % 20'lik artış, devletin tehdit algılamalarının toplumsal dayanaktan yoksun olduğunu göstermektedir.

ÖZGÜRLÜKLERDE ÇİFTE STANDART

Bunun yanı sıra, demokrasi, laiklik, insan hakları ve benzeri kavramların bize özgü tanımlarının, toplumda nasıl bir kafa karışıklığına yol açtığı da, bu çalışmanın bulgularından rahatlıkla anlaşılabilir. İnsanımızın demokrasi tanımı ve algısı da –aynen 12 Eylül Anayasasındaki gibi– o kadar bize özgü ki, halkın % 77'si demokrasiyi en iyi yönetim biçimi olarak görüyor ama ordunun sivil siyaset içinde bir aktör olarak yer almasını da yadırgamıyor. Hatta yaklaşık % 59'luk bir grup, askerlerin gerektiğinde sivil yönetimi eleştirebileceklerini düşünüyor.

Yıllardır sürdürülen polarizasyon politikalarının toplumda önemli ölçüde etkin olduğunu ve toplumsal hafızada derin izler bıraktığını, bu rapor vesilesiyle bir kez daha görüyoruz. Kadim polarizasyon politikaları sonucu herkes ve her kesim, sadece kendi uğradığı ihlalleri ve yaşadığı acıları görüp duymakta ve başkalarının da benzer acılar yaşadığını gör(e)memektedir. Bu da doğal olarak insan hakları, özgürlük, adalet gibi değerlerde ciddi çifte standartlara ve daha önemlisi erozyona yol açmaktadır. Bu yüzden de başörtüsü, İmam-Hatip Liseleri gibi sorunlar karşısında gösterilen duyarlılık, 'öteki'lerin sorunları karşısında gösterilmemektedir. Kuşkusuz bunun tersi de geçerlidir.

Türkiye'nin en önemli ve en yakıcı insan hakları sorunları olan Kürt sorunu, din ve devlet ilişkileri ya da laiklik problemi, asker – sivil ilişkilerindeki gerilim gibi konularda son derce ciddi ve ufuk açıcı araştırmalar yaparak düşünce ve politika üretmeye çalışan TESEV ve Demokratikleşme Programının Direktörü Etyen Mahçupyan ile çalışma arkadaşları, bizleri bir kez daha kendimizle ve sorunlarımızla yüzleştiriyor. Ne var ki, bizler de aslında kaçınılmaz olan bu yüzleşmeden sürekli kaçıyoruz. O yüzden, Değişen Türkiye'de Din, Toplum ve Siyaset'in, başlarken özetlemeye çalıştığım ve tüm hayatımızı, geleceğimizi ipotek altına alan tarihsel geçmiş göz önünde tutularak, derinlemesine değerlendirilmesi ve tartışılması, zorunlu bir görev olarak önümüzde durmaktadır. Diğer bir deyişle, bu sonuçlardan hareketle dindar Müslümanlar başta olmak üzere toplumun tüm kesimlerinin, kendilerini bir muhasebeden geçirmesi gerekmektedir.

* MAZLUMDER eski Genel Başkanı

YAYIN TARİHİ: 24.11.2006

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı haberin tüm hakları Diyalog Gazetecilik San. ve Tic. Ltd. Şti.'ne aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan köşe yazısı/habere aktif link verilerek kullanılabilir.

Haberi PaylaşFacebookGoogle BookmarksTwitterMixxLiveDel.icio.usDiggYahoo! My WebStumbleUponRedditTechnoratiSlashdotHaber.gen.trOyylaTusulMynet EksenimLimklinkibolBuzla