30 Mart: Siyaset ve medyada tasfiye

30 Mart seçim sonuçlarından kimse ders çıkarmadı. Oysa bu seçimler; siyasetin, medyanın ve cemaat/STK gibi toplumsal etki mekanizmalarının yapısında bir dönüm noktası olarak tarihe geçecektir.

Seçim sonuçlarının bu kadar kısa süre içinde örtbas edildiği başka bir dönem olmamıştır. Kazanan, zaferini kutlama fırsatı bulamadı. Bütün Türkiye bu zaferi gördü. Ancak milletin bu olağanüstü gerilimli seçimde neden böyle bir tercih yaptığı üzerine konuşması gerekenler, her şeye haddinden fazla konuşanlar, gerçeği gizlemeyi başardı. Hemen bir karartma uygulamaya başladılar, Türkiye'nin gündemini değiştirdiler. Daha bir hafta geçmeden Cumhurbaşkanlığı seçimini tartışmaya açtılar. Çünkü seçim öncesi operasyon aynen devam ediyordu ve bu karartma da operasyonun bir parçasıydı.

Liderler yenilgilerinden ders çıkarmayı bir tarafa bırakın, bunun konuşulmasına bile müsaade etmedi. Kaybedenlerin, bir gün içinde bütün kayıplarını gizlemeyi başarması elbette bir başarı. Muhalefet partileri, seçim yenilgisini öyle bir beceriyle unutturdular ki, bu yeteneklerini seçim kampanyasında kullanabilseler belki sonuçlar çok farklı olacaktı.

Aralarında müthiş ideolojik farklar, güç kavgaları olmasına rağmen AK Parti karşıtı cephedeki o geçişkenliğin analizi bile yapılamadı. Onları tek çatı altında toplayanların, bu koalisyonu oluşturanların amacına dair güçlü sesler çıkmadı, çıkamadı.

Güçlü bir iktidara karşı siyasi partiler arasındaki dayanışma bir şekilde anlaşılabilir. Ama Cemaat kadrolarının bu ittifak içinde en belirgin halkayı oluşturduğu, o partileri gölgede bıraktığı hatta onların yol haritalarını biçimlendirdiği gerçeği Türkiye'de partilerin siyasi söylemlerin tükenmişliğinin ilanıdır.

Siyasi partiler, yenilikçi söylemleri terk edeli çok oldu aslında. Ama 30 Mart seçiminde, partilerle siyasal çevreler arasında kurulan dayanışmanın, ittifakın seçmen tarafından tercih edilmemesi topyekün kaybedişin göstergesidir. Toplumsal eğilimlere bakılırsa yakın ve orta gelecekte de bu siyasi söylemlerin, radikal bir değişime uğramaması halinde, Türkiye toplumu tarafından tercih edilmeyeceğini söylemek lazım.

İktidarın reformcu yapısına karşı muhalefeti oluşturan ortaklığın statükocu, eski Türkiye'yi çağrıştıran kimliği bu ülkede artık karşılık bulmuyor. Bu yüzden de iktidar karşısında ondan daha yenilikçi, reformcu, güçlü siyasal söylemleri olan yapılar ancak Türkiye toplumunun ilgisini çekecektir.

Sadece siyasi partiler mi?

Medya da aynı durumda.

Medyadaki özgürlükçü karakterin yokolmasını iktidara bağlayanlara özel bir dikkat sarfetmek gerekiyor. Bu kanaati oluşturmak isteyenlerin siyasi tavırlarına, Türkiye'ye bakışlarına, ülkenin geleceğine yönelik düşüncelerine dikkat etmek gerekiyor. Aslında köklü bir Türkiye algıları yok bile denebilir. Daha çok kişisel, çevresel çıkarlarını Türkiye'nin ortak iyiliğinin üstünde tutanların oluşturduğu 'eski medya' çevrelerinin hınç ve öfkeleri var ortada. On yıl önce kamuoyu oluşturanların bugün o etkiyi ve gücü kaybetmelerinin verdiği bir asabilik var. Bu kaybedişi, siyasi baskı üzerinden pazarlamalarını keşfettikleri son cambazlık örneği olarak kabul edebiliriz.

Bir zamanların güçlü kalemlerinin bugünlerde etkili cümleler kuramamalarının sebebi sadece kendileridir. Aldıkları siyasi pozisyonlarıyla Türkiye toplumunun eğilimleri arasındaki çatışmayı, tezadı bile fark edemedikleri için, tükenişin gerekçelerini hep başka yerlerde arıyorlar. Bir yıl önce yazdıklarıyla bir yıl sonra yazdıkları arasındaki çelişkilere, zıtlıklara göz atma gereği duymayacak kadar 'kibir'le yoğrulanların bir daha bu kişisel hesapların ötesine geçebileceklerini, kendilerini sorgulayacaklarını sanmıyorum.

Onlardan çok daha etkili yazarlar, daha genç insanlar, Türkiye'yi ve dünyayı çok daha iyi görüp değerlendirenler kamuoyu belirliyor şimdi. Bunun farkındalar ancak durdukları yeri değiştirmeyi o meşhur kibirlerine yediremiyorlar. Çünkü öyle alışmışlar. Batı'dan birkaç 'dost' üzerinden ayar vermeye, Ankara'dan birkaç 'etkili isim' üzerinden biçim vermeye alışmışlar. Ve bu ayar vermeler Türkiye'nin değişen yapısına karşı hep derin statükocu duruş şeklinde olmuş.

Oysa artık öyle bir Türkiye yok. Öyle bir dünya da yok, Türkiye toplumu da yok. Nesil değişti, ülke değişti, beklentiler farklılaştı, eğitim seviyesi yükseldi. Bilgide ayrıcalık ortadan kalktı. Bir çok yazarın 'özgün düşünce' olarak pazarladığı bilgi ya da analiz, iletişim imkanlarını kullanabilen çok sayıda insan için artık özel anlam ifade etmiyor.

O eski dokunulmazlıklar yok artık.

Meşhur kalemlerin bir bir ortamdan çekilmesinin, unutulmasının, eski gücünü kaybetmesinin, dokunulmazlıklarını yitirmesinin sebebini kimse başka yerde aramasın. Bunun sebebi sadece kendileridir. Medya gruplarının kurumsal gücüyle ayakta duranların bile sanıldığı kadar toplumsal etkilerinin olmadığını söylemek mümkün.

30 Mart seçimleri aslında bunların göstergeleri oldu. Hem siyasette hem medyada kendilerini yenileyemeyenlerin, Türkiye'nin eğilimlerini iyi ölçemeyenlerin kaybedişi oldu.

Bundan sonra da siyasette ya da medyada derin yapılardan beslenen, onlardan medet uman, güç devşirmeye çalışan herkesin kaybedeceğini bir yere not edin.