Yalan dünya...

İsrail'in vahşeti ortada. Gazze Varşova gettosunu andırıyor.

IŞİD Irak'ta, Suriye'de toplu mezarlar önünde toplu katliamlar yapıyor, resimlerini çekip dolaştırıyor.

Afrika'ya bakın göreceğiniz yoksulluk, şiddet, öfke ve hala beyaz adam meselesidir...

Asya'nın hatırı sayılır bir bölümü sefil, yanı başımızda kan ve terör var, bir de sefalet...

Şiddet, şiddete keyfilik,vahşet, global eşitsizlik ve adaletsizlik tahayyül edilmeyen boyutlara ulaştı.

Yeni dünya sorunları, savaşları, şiddet eğilimleri, yakıp, yıkan terör bu musluktan besleniyor.

Bu sadece bizim tespitimiz değil, son on yılla bu konuda yapılan çalışmaların, hemen her düzeyde uyarıların haddi hududu yok.

Son olarak 2000'lerin ilk iki yılı yeryüzündeki tahrip edici adaletsizliğin, dünyanın dörtte birini açlık sınırına yaklaştıran eşitsizliğin, kısacası ekonomik globalleşmenin olumsuz yönlerini giderici yoğun çalışmaların başlamasına tanık olmuştu.

Siyasi globalleşme adı verilen bu arayışlar türlü biçimlerde hala sürdürülüyor, yeni siyasal hareketlerin itici gücünü oluşturuyor.

Ne var ki, sorun bir insanlık sorunu...

Kah direnç biçiminde, kah savaşlar şeklinde, kah imha faaliyetini bir tüketim unsuru haline getirerek bir ucu değerlerin iflasına diğer ucu terör hareketlerine kadar uzanıyor ...

Ne yazık ki, bu sorun insanlığın ürettiği sistem ve düzenden doğuyor.

Globalleşme sadece açık toplumu, liberal düzeni, özgürlükler alanının genişletilmesini ifade etmiyor. Bunların keyfi ve faydacı kullanımının yarattığı dengesizliklere de gönderme yapıyor.

Globalleşme sadece, üretim sürecinin parçalanması, üretim ve finans merkezlerinin, sahiplerinin birbirinden ayrışması, mal-para bağlantısının kopup paranın parayla ilişkilenmesi, beklentilerin metalaşması, sınırların ekonomik olarak yok olması demek değil.

Aynı zamanda pazarların artan ağırlığı demek, bunun karşısında devletlerin zemin kaybetmesi, yeni adil rekabet ve adaleti sağlamak için hakemlik ve regülasyon araçlarını üretmede zorlanması demek.

Bu yönleriyle globalleşme hız kazandıkça krizlerle karşılaşıyor.

Her kriz eşitsizliklerin biraz daha artmasına, toplumsalın biraz daha yaralanmasına, toplumsal faturanın ağırlaşmasına yol açıyor.

Ve toplumsalın tahribatı dünyayı her geçen gün biraz daha zorluyor.

Yaşanan tüm olumlu gelişmelere rağmen, Türkiye de pek çok yönüyle bu sorunlardan azade değil.

Peki, ne yapmalı?

Elbet hedef ekonomik değil, dinsel, etnik eşitsizliklerin azaltılmasıdır.

Ama bunun, 'güçlü bir sosyal çevre' gibi bir önşartı var.

Bu ön şart daha iyi bir yaşam kalitesini, daha yüksek bir geliri, kamusal yaşama daha fazla katılmayı gerektiriyor...

Daha eğitim ve sağlık seviyesini, ekonomik, sosyal ve politik 'aktörlere eşit mesafede olduğu kadar onları birbirine eşit mesafede tutacak bir devlet yapısı'nı talep ediyor... Hepsinden önemlisi bunlar için 'birey ve özgürlük kavramlarının ekonomik ve kültürel yönleriyle yeniden tanımlanması'na, politik ve sivil hakların bu çerçevede olabildiğince geniş tutulmasına işaret ediyor.

Toplumsalın ve ondan hareketle siyasalın yeniden keşfi hem bugünü kurtarmak hem yarını kurmak anlamına gelir.

Bu, bizim için de fazlasıyla geçerlidir.

Bunu görmek için toplumun siyaset karşısında yaşadığı alan kaybını fark etmek yeterlidir.

Siyasetin kurduğu tahakkkümde artış nedeni pek çok.

Siyasi iktidarın yönetim anlayışı, siyasi iktidara yakın ya uzak ama ona endeksli siyasi duruşlar, doğrusal düşünce alışkanlıkları (örneğin hem Ergenekon'un hem paralel yapının, hem yolsuzlukların hem darbe girişimlerinin aynı anda varolabilecek belalar, unsurlar olduğunu anlayamama hali) bunlar arasında...