AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Albaraka Türk

Y A Z A R L A R
KÜRESEL Amerikan faşizmi

Hür (yani kapitalist) dünya için asıl tehlike kaynağı Naziler olduğu halde, Faşizm daha çok kullanılan bir kelime oldu. Aydınlarından siyasî liderlerine kadar neredeyse bütün Amerikalılar elli yıl boyunca bu habis kelimeleri dillerinden düşürmediler. Oysa bugün yeni-liberal (bazılarına göre yeni-muhafazakâr) Bush doktrinini SS düzeninden NSS düzenine geçiş olarak tanımlamakta zorluk çekmiyoruz. Amerikalılar elli yıldır kötüledikleri bir rejim türünü hem de küresel ölçekte diriltmeye çalışıyorlar. SS'ler malum, NSS ise Amerikan ulusal güvenlik stratejisi (National Security Strategy) demek.

Yirminci yüzyılın en lanetli iki kelimesinden biri faşizm, diğeri Nazizm idi. Hür (yani kapitalist) dünya için asıl tehlike kaynağı Naziler olduğu halde, belki Ş harfinin büyüsü yüzünden, Faşizm daha çok kullanılan bir kelime oldu. Aydınlarından siyasî liderlerine kadar neredeyse bütün Amerikalıar elli yıl boyunca bu habis kelimeleri dillerinden düşürmediler. Oysa bugün yeni-liberal (bazılarına göre yeni-muhafazakâr) Bush doktrinini SS düzeninden NSS düzenine geçiş olarak tanımlamakta zorluk çekmiyoruz. Amerikalılar elli yıldır kötüledikleri bir rejim türünü hem de küresel ölçekte diriltmeye çalışıyorlar.

SS'ler malum, NSS ise Amerikan ulusal güvenlik stratejisi (National Security Strategy) demek. Bu stratejiyi oluşturan belgelerin hazırlanma ve dünya kamuoyuna sunulma biçimlerini bile Hitler propagandacılığına rahatlıkla benzetebiliriz. Naziler, dünya hakimiyeti stratejilerini gizlemiyor, hatta her fırsatta dile getirmekten özel bir haz duyuyorlardı. Hitler, 1920'lerin ortalarında hapishanede yazdığı Kavgam adlı eserinde şunları açıkça dile getirmekten çekinmiyordu: "Alman devletinin (Reich) asıl hedefi, Avrupa'da yeni topraklar elde ederek kıta üzerindeki kudretimizi takviye etmek olmalıydı. Böylece, daha sonra sömürgeler elde ederek genişlemesi de mümkün olacaktı. Böyle bir siyaset için İngiltere ile ittifak kurması yahut kültürel sahalara yapılacak masrafları ikinci plana atarak bütün kaynaklarını kırk elli yıl sadece askerî gücünü arttırmaya tahsis etmesi gerekiyordu. Devletin bekasını temin edecek olan silahlanma devrini hazırlama işi elbette parlamento çoğunluğundan beklenemezdi. Parlamenter ahmaklar bu iş için gerekli ruh ve azme sahip değildir."

Amerikan siyasî eliti de, "parlamenter ahmaklar"ın pek müdahil olmadığı büyük stratejilerini uygulama öncesinde yayınlamaktan zevk duyuyorlar. ABD'nin dünyanın rakipsiz askerî gücü olduğunu ve hep böyle kalacağını; bunun için hiçbir masraf ve çabadan kaçınılmayacağını belirtiyor, böyle yapmakla "şer güçleri"nin kalbine korku saldıklarını düşünüyorlar.

Bush'un hesabı Clinton'ın hesabından farklı

NSS (Amerikan Ulusal Güvenlik Stratejisi) Reagan, Baba Bush ve Clinton dönemlerinde de yayımlanan birer belgeydi. Fakat bu belgeler daha çok mevcut konumları tanımlıyor ve kimsenin belleğinde iz bırakmadan unutulup gidiyordu. Oysa 17 Eylül 2002 tarihinde yayımlanan ve Oğul Bush Doktrini diye adlandırabileceğimiz belge, Amerikan devletinin 21. yüzyıl manifestosu niteliğindedir. İkiz Kuleler/Pentagon saldırısını dayanak noktası yapan yeni NSS, Amerikan yönetiminin üç temel görevini şöyle tanımlamaktadır:

  • Terörist ve tiranlarla savaşarak barışı savunmak.

  • Büyük güçler arasında iyi ilişkiler kurarak barışı korumak.

  • Her kıtada hür ve açık toplumları özendirerek barışı yaymak.

    Clinton yönetimi, 1999 sonundaki NSS belgesinde "Amerikan güvenlik alanını genişletmek, Amerika'nın ekonomik refahını arttırmak ve ülke dışında demokrasi ve insan haklarını desteklemek"le yetinirken; Bush yönetimi, gerekirse tek başına hareket ederek, dünyayı "terörist ve tiranların" başına geçirmeyi hedeflemektedir. Her fırsatta "barışı savunma, koruma ve yayma" iddiasını tekrarlayan yeni NSS belgesi tipik Amerikalının değil, daha çok, intifada karşısında çılgına dönen tipik İsraillinin psikolojisini yansıtmaktadır. 11 Eylül saldırısı, ABD gibi büyük bir gücün teröre karşı savaşına tek başına dayanak yapılamaz, çünkü münferit bir olaydır. Ne 11 Eylül'den önce "Okyanus ötesindeki güvenlik kalesi" ABD'de böyle bir olay yaşanmıştır, ne de benzer olayların yaşanacağına dair işaretler vardır. Ayrıca 11 Eylül'ün kimler tarafından, niçin düzenlenmiş olduğu da netlik kazanmamıştır. Böylesine müphem bir olaydan hareketle Büyük Strateji hazırlayıp dünya kamuoyuna sunmak bile, olayın arkaplanı hakkında ciddi şüpheler uyandırmaktadır.

    Yeni NSS belgesinde ilk yapılan iş, teröristlerle tiranların özdeşleştirilmesidir. "Ulusumuzun yüzyüze geldiği en korkunç tehlike radikalizm ile teknolojinin kesişim noktasında bulunmaktadır. Düşmanlarımız kitle imha silahlarının peşinde olduklarını açıkça ilan etmişlerdir ve kanıtlar bu amaca kararlılıkla yürüdüklerini göstermektedir. ABD bu çabaların başarılı olmasına izin vermeyecektir." Oysa rahatlıkla söylenebilir ki, bugüne kadar terörün en az etkilediği ülke ABD olmuştur. ABD'nin kendi içinden kaynaklanan sınırlı terör ile, 11 Eylül istisnai saldırısını bir yana bırakırsak, ABD'nin teröre muhatap bile olmadığını söyleyebiliriz. O halde NSS düzeninin bu müthiş terör hassasiyetini nasıl açıklayacağız?

    Başkanın adamlarına bakarak, elbette! Başta Paul Wolfowitz olmak üzere, çoğu Yahudi kökenli bir stratejistler grubunun 1992 yılında Baba Bush'a sundukları Savunma Planlama Rehberi'nde (Defence Planning Guidance) bugünkü Bush doktrininin bütün esasları yer almaktadır. Orta Doğu'da kendini kıstırılmış hisseden İsrail Devleti psikolojisini, giderek kontrolden çıkan dünyada kendini kıstırılmış hisseden Amerikan Devleti psikolojisi haline getirmeyi başaran bu stratejistler grubu, dünün hegemon devletini yarının küresel tiranlığına dönüştürmek istiyorlar.


    Medeniyetler niçin çatışsın?

    Din ve medeniyetler beşiği 'Orta Doğu', yeni NSS tiranlığının ilk hedef tahtasıdır. Müthiş bir diplomatik dille kaleme alınan metinde AB, Rusya ve Çin gibi ìglobal güçlerîe iltifat edilmekte; (Amerikan liderliği altında) ekonomik gelişmelerini sürdürmelerinin dünya barışı için önemi vurgulanmakta ve bu güçler ABD ile ortak harekete çağrılmaktadır. Ortak hareketin hedefi, yukarıda da işaret edildiği üzere, terörizmdir. Terörizm ile doğrudan ilişkili tek ifade ise, NSS belgesinin sonlarına doğru, Müslüman dünya ile bağlantılı olarak yer almaktadır: "Terörizmle savaş bir medeniyetler çatışması değildir. Ne var ki, (terörle savaş) bir medeniyetin içindeki çatışmayı, Müslüman dünyanın geleceğine dair muharebeyi açığa çıkarmaktadır. Bu bir fikirler mücadelesidir ve Amerikalıların bu alanda üstün gelmesi gerekir." Bush doktrini, yahudi tarihçi Bernard Lewisíin son yıllardaki kitap ve makalelerini adeta özetlemektedir.

    ABD için büyük zorunluluk, sistemin merkezinde başgösteren derin yarılmayı çevreye taşımaktır. Açıkça biliniyor ki, asıl çatışma Atlantikíin iki yakası arasında cereyan etmektedir. Güç merkezleri tabiatları gereği konum, nüfuz ve itibar yarışına girerler. Kapitalizm ve Hrıstiyanlık gibi ortak paydalar sözkonusu çatışmayı azaltmaz, aksine şiddetlendirir. Ortak miraslarına rağmen, Roma ile Bizans arasındaki çatışmanın önlenememesi gibi.

    NSS belgesine göre, ABD çatışan Orta Doğu'ya refah ve özgürlük (=liberalizm ve demokrasi) götürecektir. "Orta Doğu halkları buna layık" imiş! Tuhaftır, liberalizm Batı dışı toplumları hep militarizmin şemsiyesi altında şereflendiriyor. Artık anlaşılmalıdır ki, liberalizm bir siyasî felsefe olmanın ötesinde, Avrupa-merkezci tarafgîr bir tarih yorumudur. Geriye doğru yansıtıldığında, Batının hür devletleri ile Doğunun despotik yönetimleri arasındaki kurgusal karşıtlığa dayanır. Norberto Bobbio, "Sonsuz ilerleme yasası sadece medenî Avrupa için geçerlidir, despotik Doğu dünyasına uygulanamaz. Bu bakımdan, liberal devlet sadece genel bir kategori değil, bir tarih yorumunun kıstası olarak karşımıza çıkmaktadır" diyor. Yaşayan en büyük Amerikalı tarihçi William McNeill ise, Batılı bilginlerin 19. yüzyılda geliştirdiği Avrupa vizyonunun ìhürriyetin gelişmesiî fikri etrafında döndüğünü, bunun bilimsel değil ideolojik bir tutum olduğunu söylüyor: "Esasta, daha önceki İslam-karşıtı Hrıstiyan tarih yorumlarının sekülerleştirilmesinden başka bir şey olmayan bu liberal tarih görüşü, Türkleri gulyabani olarak resmeden anlayışta hiçbir değişiklik yapmıyordu."

    Avrupa, Asya'ya bakışında aslında kendini, kendi emellerini, Doğuíya yönelik tahakküm projelerini dile getirmektedir. Leibniz'in 1672'de 14. Louis için hazırladığı Mısır seferi projesi buna iyi bir örnektir. Yirmialtı yaşındaki filozof için Doğu "avdan başka bir şey değildir. Üzerine ilk atlayacak Avrupalı hükümdar için büyük bir koz." Avrupa ile Asya arasında mümkün tek giriş olan Mısır, Hind ortak pazarıyla Avrupa ortak pazarının kesişme noktasıydı. Bu stratejik noktanın ele geçirilmesi için, Osmanlıların Mısır'ı savunmaktan aciz olduklarının Fransız kralına kanıtlanması gerekiyordu. Filozof bunu Türk ordusunun zayıflığı ile ortaya koymakla yetinemezdi; siyasî sistemin çürümüşlüğünü de bilimsel biçimde açıklaması şarttı. Daha sonra Monteskiyö, Wittfogel ve birçok Batılı düşünürün tekrar tekrar kurgulayacakları 'Doğu despotizmi' miti işte bu tür amaçlara hizmet etmektedir. Avrupa, 21. yüzyılda bu mit-üretme misyonunu ABD'ne devretmiş gözüküyor!

    Bush, Iraklılara ekmek ve özgürlük vaadediyor. Oysa kapitalist sistemin merkezinde oturmaktadır ve bu sistemin işleyişinin dünya nüfusunun ezici çoğunluğu için nasıl bir sonuç doğurduğunu yeni NSS belgemizin 7. bölümü açık seçik dile getirmektedir: "Bazıları konfor ve bolluk içinde yaşarken, insan soyunun yarısının 2 doların altında gündelikle yaşamaya mahkûm olması ne adildir, ne de istikrarlı. Dünyanın bütün yoksullarını genişlemekte olan bir kalkınma (ve fırsat) çemberinin içine almak, Amerikan uluslararası siyasetinin ahlâkî gereği ve önceliğidir." Bu belagat karşısında gözlerimiz yaşardığından namlunun ucundaki adalet ve istikrar arayışını yeterli netlikte göremiyoruz. Geçen yüzyılın başlarında Woodrow Wilson da aynen böyle demişti. Dünyayı demokrasi için emin bir yer haline getirme arayışı, dünyayı kapitalizm (ve ABD) için güvenli hale getirmişti. Despotik (!) imparatorluklar parçalanmış, her birinin içinden onlarca ìulusî çıkarılmış; fakat 100 yıllık özgürlük ve refah yürüyüşü görece daha fazla yoksulluk ve despotlukla sonuçlanmıştı. Böyle olmasaydı, Irak halkı despot Saddam'la işgalci Amerikalılar arasında sıkışıp kalmazdı. Saddam, Kaddafi, Hafız Esad türü despotluklar Osmanlı yönetiminin mirası değil; onu parçalayan 'liberal' hegemonların marifetiydi.


  • 5 Ekim 2003
    Pazar
     
    MUSTAFA ÖZEL


    Künye
    Temsilcilikler
    Abone Formu
    Mesaj Formu

    Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
    Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
    Bilişim
    | Dizi | Karikatür | Çocuk
    Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
    © ALL RIGHTS RESERVED